4 Aralık 2016 Pazar

ZIZLAM

Anıtkabir'deki uzuuuuuuuuuuun bir yılımı eşşek gibi askerlik yaparak geçirmedim tabi (askerlik de yaptığım söylenemez pek) arada yaratıcılığım körelmesin diye bişeyler de yazdık, çizdik. (Aslında can sıkıntısındandı, kabul ediyorum, tmm) Korkunun çoğu türüne küçük yaşlarda duyduğum ilginin bir nevi dışavurumu gibi bişey oldu aslında. Henüz okula başlamamışken gece geç saatlere kadar büyüklerin anlattığı "o öyküleri" dinler, yatağımda altıma sıçıcak kadar tırsmama (ve bunu bilmeme) rağmen gözlerim kapanıncaya kadar da acaba anlatacaklar mı diye de devamını beklerdim. Çocukluğumda tv'de gösterilen "Sınır Ötesi" isimli ve gayet psikopat bir program gösterilirdi. Tam da burada bahsettiğim türdeki "şey"leri konu alan bir programdı. Sitedeki çoğu arkadaşım, tv'deki tanıtım fragmanı çıktığında bile kaçacak delik arar, öyle ciddi tırsardı. Sadettin Teksoy'u söylememe gerek yok herhalde. Ama bana sorarsanız, 90'lı yıllarda bu türde yapılmış (hatta daha iyisi yapılamayacak bence) en iyi yapım, "Sır Dosyası"ydı. Başrollerinde Taner Birsel ve Mehmet Günsür'ün çömez hali oynuyordu. Ama Türk halkının böyle şeylere alerjisi olmasından dolayı, yayın hayatı sadece beş bölüm (yalan olmasın) sürmüştü. Çocukluğu bu şekilde geçen birinin bu türe yakınlık duyması kadar doğal birşey olamaz herhalde. Her şey, koğuşta "anadolu tarzı korku" yazıp, aratmamla başladı. Tüm aramalarım, beni tek bir kitaba yönlendiriyordu: Adı üstünde, "Anadolu Korku Öyküleri". Şeker Bayramı'nda kitabı alıp, bir solukta bitirişimin ardından, bu kitabın ikincisinin de bulunduğunu sevinçten havalara uçarak öğrendim. Sonraki bayramda da, kitabın ikincisini koşarak gidip aldım ve yine bir solukta bitirdim. Güzel bir film, veya kitabı bitirdikten sonra oluşan o pis boşluk halini hepimiz biliriz. Heh, işte aynı öyle oldu. Sonrasında fantastik-korku öykü yazarları (ki bu iki kitapta da kendilerinin yazmış olduğu öyküler mevcut) Mehmet Berk Yaltırık ve Demokan Atasoy'un öykülerinden ilham (gaz) alarak, bu tarzda bir öykü yazmaya karar verdim sevgili okuyan. İlk öyküm olan ve kendi kültürümden beslenen "Zızlam"ı hızlı yazmama rağmen, kendi çevrem tarafından ve sevgili Mehmet Berk Yaltırık ve Demokan Atasoy tarafından da oldukça beğenildi efendim, buyursunlar... 

-ZIZLAM-
-“Veellevistegămü alet-tarigatî leesgaynēhum mēen ğadeke.”
(Şayet doğru yolda gitselerdi, onlara bol su verirdik.) – Cin Suresi 16.Ayet.
ecenin kocaman bir örtü gibi sessizce örttüğü köyün tek bir hanesinde harlı bir ateş yanmaktaydı. Burası, elektriği olmayan, iki vadinin arasında kalan ufak bir köydü. Alışılmış Anadolu köylerinin aksine, burada evler birbirinden biraz daha uzaktaydı. Köydeki tüm evler, oldukça geniş bahçelere sahipti. Bunun sebebi, köy halkının atalarından yadigar kalan rutin alışkanlıklardan vazgeçmemesiydi. Daha eskilerde Rus zulmüne uğramış ataları, çareyi Kızıl Sultan II. Abdülhamit Han’ın sarsılmaz adaletine teslim olmakta görmüştü. II. Abdülhamit Han hazretleri ise onların perişan halini görerek, bir şartla ülkesinde istedikleri yere yerleşebileceklerini söylemişti. Bu şart, gayet açıktı; Sultan, bellerine kadar uzanan saçları, bembeyaz tenleri ve yıldızları dahi kıskandıracak güzellikte gözlere sahip olan ve gözalıcı asaletlerini yürürken bile belli eden Abhaz kızlarının en güzellerini seçerek sarayına alacaktı. Bu şart, yerine getirilmişti; bu sayede saray, onları görmezden gelecekti. Artık bu ülkede yeni vatanlarında yeni yuvalarına yerleşmişlerdi. Ufak bir grup ise, bu köyün olduğu bölgeyi tercih etmişti. Burası, tarım yapmaya çok elverişli, bereketli topraklardı. Ayrıca bu dağ sırasında çok fazla gezinen eşkıya gruplarına karşı da oldukça korunaklı bir yerdi. Zaman zaman diğer etnik kökenlere sahip insanlarla anlaşmazlık yaşasalar da, atalarının çektiği zulüm hikayelerini dinleyerek büyümüşlerdi. Bu da onları nispeten daha sabırlı ve uyumlu olmaya zorluyordu. Lakin bir şekilde buraya alışmışlardı; artık burayı evleri bellemişlerdi. İşte şu anda ateşin başındaki bu bir grup Abhaz genci, Kafkasya’dan ilk gelenlerin torunlarıydı; hepsi sandalyelerin üzerine serilmiş, uzunca bir tahtanın arkasında oturuyorlardı. Kurulmakta olan yeni bir devlet rejiminden, sarışın, çakmak gibi gözleri olan genç bir subaydan sıkça bahsedildiği yıllardı. Ellerinde değnekler tutuyorlardı. Savaş ve açlık zamanlarının yarattığı buhrandan sıyrılmış gibi bir halleri vardı bu gençlerin: Bir düğünden çıkılmış, bitiminde ise düğün evinin bahçesinde Apsuva koşara oynanacaktı. Düğün evine giden yol, köyü ikiye bölen bir
G
derenin yanından geçmekteydi, evin sahibi ise Kafkasya’dan bu köye ilk gelenlerden Hasan’ın eviydi. Oğlunu evlendirmişti, yüzler gülüyordu. Bir hafta boyunca süren düğünde ikramın her türlüsü yapılmış, düğünü onurlandıran yaşlılara aşta*kesilmiş, gelin eve girerken eski bir gelenek olan avraşa* şarkısı tüm düğün cemiyeti tarafından kolkola neşe içinde söylenmişti. Düğün bitimi, gençler için asıl eğlence anlamına geliyordu. Alaf*, arkasından da apsuva koşara ve sabahın ilk ışıklarına dek sürecek o imalı sohbetler, gençlerin içini kıpır kıpır ediyordu. Damat, gelin ve arkadaşlarından oluşan grubun içinde bir ses aniden tüm dikkatleri üzerine çekti: “Bu köyün suyu ne kadar da güzel böyle!”. Sesin sahibi, damadın arkadaşı Seyit’di. Düğüne, misafir kız olarak gelen ve diğer tüm Abhaz kızlarını kıskandıracak güzelliği ve asaletiyle Umırha’ların prenseslere benzeyen kızı Saadet’in verdiği suyu içerken yüzüne gülümsemişti. Gençler mağrur, kızlar heyecanlıydı. Evin önünde yanan bu büyük ateşten başka ışıkları yoktu. Karanlığın içinden yükselen ateşle birlikte neşeli sesler ve gülüşmeler de artmıştı. Az önce Seyit’e su getiren Saadet, tasayüzalık* (Abhaz düğünlerinde gelinin nedimesi) yapmaktan yorgun düşmüştü, ama bu tür cemiyetleri çok sevdiği için yorgunluğu bir anda gidivermişti. Güzelliğini atalarından almış gibiydi; soylu bir Abhaz prensinin torunuydu. Haliyle tüm gözler biraz da onun üzerindeydi. Seyit’e utanarak bakmaya çalıştı, ama başaramadı. Bunu gören ve cesaretlenen Seyit, alkolün de etkisiyle kalkarak “Saadet, hadi kalk da şu cemiyetin hürmetine şu avluda bir dönelim bara! Diye bağırdı. Gençler, bu haykırış üzerine ellerindeki değnekleri önlerindeki tahtaya vurmak için hazırlandılar. Saadet’in utangaçlığı artmıştı, ama yanındaki diğer kızların ısrarlarına dayanamadı ve ayakkabılarını çıkarıp bahçenin ortasına ürkmüş bir ceylan gibi yöneldi. Seyit de kendinden emin, mağrur bir şekilde gülümseyerek Saadet’e bakıyordu. Gençlerin baş köşesinde oturan Eyhabı (Oyunda tahtayla ritim tutan gençlere önderlik eden yaşça büyük kişi.) Murat’ın göz kırpmasıyla, gençler, önlerindeki tahtaya vurmaya başladılar. Tak tak, tak tak, tak tak… Akordeonlu mızıkayı çalan Selim, melodiyi ritme uydurduğunda, Seyit sevdiceğine kavuşan bir meftun gibi, ayak parmaklarının ucunda yükselerek, Saadet’e yöneldi ve oyuna başladılar. Seyit’in bu oyundaki yeteneği, diğer köylere de yayılmıştı; her düğünde kurulan bu oyun cemiyetlerinde, gözler Seyit’i arar olmuştu. Saadet ise Kafkas kısrakları gibi asildi. Duru güzelliği ve narinliğiyle adım atmıyor, adeta süzülüyordu.
Herkes, bu iki gençten gözlerini alamamıştı. Seyit’in gözüne, kalabalığın içinde kendisini dikkatle izleyen biri takıldı. Ateşin ışığında seçebildiği kadarıyla, gece karası saçlara, oldukça soluk bir tene, çok parlak gözlere sahip olan, anlatılamayacak derecede güzel bir kızdı. Tahtanın sesi yankılanmaya devam ediyordu: Tak tak, tak tak, tak tak… Ve sonra gençler, Eyhabı Murat’ın bağırmaya başlamasıyla ona katıldılar: Varayda varayda! Bu, onların sürgünde kaybettikleri atalarına yaktıkları ağıtlardan oluşuyordu. En neşeli topluluklarda dahi içlerinde kalan burukluk, bu naralarla kendini afişe ediyordu.Seyit ve Saadet, oyunu bitirmek için Eyhabı Murat’ın önüne gelerek ayak hareketlerini yaptılar ve hem Eyhabı’yı, hem de birbirlerini selamlayarak oyunu bitirdiler. Seyit, tüm bu harika dans figürlerini başarıyla sergilerken çok yorulmuştu. Arkadaşı İbrahim, ona gururla baktı. Seyit ile beraber gittikleri düğünlerde oynadığı apsuva koşara sayesinde şu an evlendiği karısıyla tanışmıştı. Seyit, tebrikleri kabul ederken, aklına bir anda kendisini izleyen kız düştü. Kafasını o yöne çevirdiğinde kızın orda olmadığını gördü. “Hava soğuk, içeriye girmiştir.” Diye düşündü. Sonra sabredemeyip, arkadaşı Refik’e “Kızların içinde bir tanesi vardı vara, siyah saçlı, renkli gözlü. Vara bubatso? (Nereye gitti?) diye sordu. Refik ise rakıyı fazla kaçırmıştı: “Valla bilmem. Atıphaların yüzü zor seçiliyor aha” diye cevap verdi. Grubun kalanı, oyuna devam ederken, Seyit de oturduğu yerden, avluda kendisini izleyen kızı bulmaya çalışıyordu. Herkesin birbirini çok iyi tanıdığı bu bölgede, kızı tanıyan da çıkmamıştı. Seyit, pes ederek aramaktan vazgeçti, yorgundu. Ertesi günü tüm fındığı Refik’le harman yapacaklardı. Yavaş yavaş eve gitmesi gerekiyordu. Yakın dostu İbrahim, ayrılan misafirleri avlunun kapısında yolcu ediyordu. Zarif eşi de yanında, gülümseyerek ona eşlik ediyordu. Saat, gece iki buçuk dolaylarında olmalıydı. Seyit, gülerek İbrahim’e “Seni de kaybettik vara!” dedi. İbrahim de, “Nas yau. E sırada sen varsın artık. Köye Umırha bir gelin yakışır.” Dedi ve yüksek sesle güldüler. Seyit, dostane bakışıyla “Abziyarizi haybabat *” diyerek, avludan çıkıp, gitti. Avludan çıkınca, evin önündeki dereyi gördü. Seyit, komşu köydendi. İbrahim ile arkadaşlıkları ta çocuklukta başlamıştı. İbrahim ile defalarca hayvan güderken gittiği yolun aynısını, şimdi yalnız başına gidecekti. Tahminen yarım saatlik yolu vardı. Dolunay, o gece gözüne daha bir büyük göründü. Sakince akan derenin sesi ve dolunayın tüm köyü aydınlatan ışığı Seyit’i bir anda keyiflendirmişti. Tabakasından bir sigara sararak köyün çıkışına doğru yürümeye başladı.
Yürürken, dolunayın ışığında aydınlanan köyü ve biraz ötedeki araba yolunu seçebiliyordu. Dere ise gecenin sessizliğinde usul usul akmaktaydı. Seyit, İbrahim ile yazın kavurucu sıcağında bu derede boğuştuklarını, birbirlerini dereye attıklarını hatırladı. Adımını attığında, tuhaf bir şeye bastığını hissetti. Bastığı şeyin yumuşaklığı, onu tüm düşüncelerinden sıyırdı. Ayağını kaldırdığında gördüğü şey, taze inek pisliğine bulanmış paçası ve ayakkabısıydı. “Allah ıslah etsin bu Ali’yi! Daha bir ineğe bile sahip çıkamıyor, bir de evleneceğim diye tutturuyor!” diye kendi kendine söylenerek, cebinden mendilini çıkardı, ama mendili, üzerindeki pisliği temizlemeye yetmemişti. Seyit’in aklına, o anda pantolonunu derede yıkamak geldi. “Gece gece aksiliğe bak!” diye söylenerek, paçalarını sıvadı. Derenin başına eğildiğinde, içinde tuhaf bir tedirginlik hasıl oldu. Paçasını suyla çitilemeye çalışırken, derenin karşı kıyısındaki çalıların içinde parlayan bir sürü gözün onu izlediğini gördü. Kafkasya’dan gelen atalarının, dedelerinin, ninelerinin anlattığı hikayeler aklına düştü Seyit’in. Eskilerin anlattıklarına göre, buralarda eski Bizanslılardan kalma mezarlar bulunuyordu. Nineleri, dışarıda çok kalmamaları için, onlara, geceleri gelen ve dışarıda gezen çocukları alıp götüren Bizanslı hortlak askerlerle ilgili hikayeler anlatırlardı. Çocuk kandırmacası da olsa, içindeki ürperti artmıştı. Kendisini izleyen gözlere karşı cesaretini toplayarak, uzanıp gözlerin kime, ya da neye ait olduğunu görmeye çalıştı. Gözler, dikkatle Seyit’i izliyordu. Seyit, korkusunu bastırarak, bir taş aldı ve gözlerden birine fırlattı. Taşı atar atmaz, büyük bir gürültüyle uçuşan baykuşların sesiyle geriye doğru irkildi. Yüreğine su serpilmişti Seyit’in. Ama derenin sakin şırıltısı, ona artık ürperti vermeye başlamıştı. Gecenin ortasında görüp de aklını kaçırabileceği herhangi bir “şey” görmekten şiddetle imtina ediyordu, ayağa kalktı. Artık yola devam edebilirdi. Köyüne varması için aşması gereken yüksek tepe, önünde görünüyordu. Tepeye varmadan ufak bir bayırı çıkarken, araba yolundaki ışıkları gördü. Meşalelerden oluşan kalabalık, sessiz ve ğır aksak ilerliyordu. Muhtemelen, o bölgeyi paylaştıkları Gürcüler, Lazlar ya da Manavlardan biri, düğün kurmuştu ve gelin, düğün evine götürülüyordu. Bu görüntü, Seyit’i biraz olsun rahatlattı. Tepeye yaklaşırken, meşaleli kalabalık da ormanın iç kısımlarına girerek gözden kayboldu. Güney tarafındaki Martinler köyünde olmalıydı bu düğün, ya da Abhaz düğünüyse tasamhara* akşamıydı.
Seyit, yokuşu çıkmaya başladığında, önündeki tepede sıralanmış uzun ağaçları gördü. Bir yanında dere akarken, tepe tarafındaki ağaçlar da uzun gövdeleriyle sanki eğilip Seyit’e bakıyorlar gibiydi. Tam o anda serin bir rüzgar çıktı. Apsuva koşara oynarken terden sırılsıklam olmuş gömleğini soğuk rüzgardan korumak isteyen Seyit, ceketine daha sıkı sarılmıştı. İçinde büyümeye müsait olan korku, yeniden filizleniyordu. Geri dönmeyi düşündü; zira örf ve adetlerinde, düğünlerde yatıya kalan misafiri ağırlamak, çok olağan bir durumdu. Arkasına baktı ve rüzgarın savurduğu ağaçları gördü. Bu manzara, ona sıkkınlık vermişti. Sonra istemese de dönmenin artık iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdi. Zaten düğün evinden artık çok uzaklaşmıştı. Tekrar dönerek yürümeye başladığında rüzgar kesilmişti, ama Seyit hala ceketine sarılmış vaziyetteydi. Zihnini tuhaf düşüncelerden arındırmaya çalışırken, köstekli saatine baktı. Saat gecenin üçünü geçmişti. Tam saatini cebine koyarken, dehşet içinde, yanında birisinin yürüdüğünü fark etti. Bu kişi, ince yapılı, orta boylu biriydi. Yüzü seçilmiyordu; üzerinde yerleri süpüren bir kukuleta vardı. Yürümüyor, sanki havada süzülüyor gibiydi bu kişi. Seyit, korku içinde “Ziguda?*” deyiverdi. Karşısındaki yabancı, kukuletasını indirdi, lakin yüzü hala seçilmiyordu. Seyit, onu tanıyabilmek için daha yakınına geldiğinde, bu yabancının, onu apsuva koşara oynarken dikkatle izleyen kara saçlı kız olduğunu gördü. Korkusu, yerini rahatlamaya bırakmıştı. “Şara… *” kelimesi dökülüverdi sadece dudaklarından. Sonra devam etti:
-Düğünde görmüştüm sizi. Misafirsiniz galiba. Bu saatte buraları tekinsiz olur. Yanınızda kimse olmadan buralarda ne işiniz var burada?”
Diye sordu yabancı kıza. Kızın yüzünde ve bakışlarında donuk bir ifade vardı. Kız, “Evet, misafir sayılırım. Bu gece kız kardeşim evlendi, ama sizin köydeki düğünden de haberim vardı. Kalabalıktan kaçmak için biraz gezintiye çıkmıştım. Ama galiba kayboldum.” Dedi.
Sormasına fırsat vermeden, “İsmim Saher’dir. Çıvrıyıpha’lardanım.” Diye devam etti. Seyit,
-Çok memnun oldum. Ben de Ayıgba Seyit. Bu köydenim. Çıvrıyba’lardan hiç de tanıdığım yok her nasılsa. Hangi köydensiniz?”
-Çıvrıyba’ların sayısı çok az. Şarktaki bir köyden geliyorlar aslen. Ailem bile hangi köy olduğunu hatırlamıyor.
-Bir Abhaz kızı bunları bilmeli. Hele de böyle toplantılarda sıkça bulunuyorsa. Pek ilgilenmiyorsunuz galiba?
-Köylerde görebildiğim kadarıyla.
-Düğün evinden de çok uzaklaştık. Benim köyüme geldik sayılır. İsterseniz sizi misafir edelim. Sabaha da ailenize haber verir, onlara ulaştırırız. Ne dersiniz?” Geceyi komşuların evinde geçirmek pahasına bu teklifi yapmıştı. İçi içine sığmıyordu konuşurken.
“-Gecenin bir yarısı size rahatsızlık vermek istemem.”
“-Rahatsızlık ne kelime? Sizi bu saatte burada bir başınıza bırakmamı beklemiyorsunuz herhalde. Buyrun gidelim.”
Yürümeye başlamışlardı. Seyit, Saher’den gözlerini alamıyordu. Kızın dolunayın ışığında parlayan simsiyah saçları ve bembeyaz ipek gibi teni, Seyit’in aklını başından almıştı. Saher,
“-Sizin gibi Apsuva koşara oynayan birini daha önce görmemiştim.” Dedi.
Seyit’in koltukları kabarmıştı. “Doğrudur. Küçük yaştan beri düğünlerde oynayınca böyle ufak da olsa ünleniyorsunuz.”
Saher, kafasındaki kukuletayı çıkarmıştı, ama elbisesinin geri kalan kısmı, onu bir rahibe gibi gösteriyordu. Sanki yürür gibi değil de, uçar gibi, süzülerek genç adamın yanında ilerliyordu. Saher, bir anda durup, Seyit’in yüzüne baktı. Bu bakış, Seyit’in yüreğini hoplattı. Masmavi gözleri, olduğundan daha parlaktı; yanda akmakta olan derenin üzerine eğilmiş otların arasından görülen ateşböcekleri gibiydi. Seyit, kilitlenmiş gibi kızın yüzüne bakmaktan kendini alıkoyamadı. Saher, dudaklarına yerleştirdiği belli belirsiz, ama tatlı bir gülümseme edasıyla,
“-Rica etsem bu gece bana sizinle Apsuva koşara oynama lutfu bahşeder misiniz efendim?” diye sordu. Bu, Seyit’in beklemediği bir teklifti. “Mızıkasız, tahtasız olarak nasıl bu oyunu oynamayı düşünüyor acaba?” diye düşünürken, Saher, aklını okumuş gibi,
“-Siz ritme göre oynayın, ben size uyacağım.” Cevabını verdi.
Seyit, şaşırsa da, bu ilginç gecenin büyüsünü bozmak istemedi. “Hay hay Saher Hanım.” Deyip, ceketini çıkardı. Daha sonra, ayakkabılarını ve çoraplarını da çıkardı. Derenin kıyısındaki bir düzlükte, bu iki alımlı genç, apsuva koşara oynayacaklardı. Saher, kıpırdamadan Seyit’i izliyordu. Seyit, kızın bu halini garipsemedi. Arka arkaya diktiği rakıların etkisiyle tüm bunları normalmiş gibi karşılıyordu. Şimdi, zihni biraz daha açıktı, bu kız, onun aradığı kız olabilirdi. Bu fırsatı kaçıramazdı. Saher’e gülümsedi ve ritmi aklında tutarak kızın önünden oynayarak geçti ve oyuna başladılar. Saher, Seyit’e uymaya başladı. Lakin, kız, giydiği uzun şal yüzünden, oynamıyor da, sanki Seyit’i takip ediyor gibiydi. Seyit, ilk oyun bittikten sonra, merakına yenilip sordu:
“-Neden elbisenizi çıkarmıyorsunuz?”
“-Çünkü hava çok soğuk. Evinize hasta bir misafiri kabul etmek istemezsiniz, değil mi?”
“-Orası bize kalmış. Apsuva koşara’da ne kadar maharetli olduğunuzu görmek isterim. Şayet üşüyecek olursanız, üzerimdeki ceket sizindir.”
Bu şekilde bir oyun daha oynadılar. Dolunayın ışığı, dereye vurdukça, ışık artıyor, genç adamın içinden tutturduğu ritimle, gecenin bilinmezinde bu iki genç, oyunlarına devam ediyorlardı. Saher, gözlerini Seyit’ten ayırmıyordu. Abhaz oyununu çok sevdiği belliydi. İkinci oyunun bitiminde, Seyit ve Saher, yan yana geldiler. Seyit, aklında kaldığı kadarıyla Abhaz şarkısını mırıldanıyordu: “Varayda, varayda…”
Beş defa, bu dere kenarındaki ufak düzlükte oyun oynadılar. Saher, oyundan sıkılmıyor gibiydi. Seyit, hafif çakırkeyif olduğu için umursamıyordu, lakin gecenin bir yarısı yaşadıkları da ona tuhaf geliyordu.
Sonraki oyun için Seyit, kendi etrafında üç kere döndü. Saher, elbisesini çıkarmıştı. Seyit, dönmeyi bitirdikten sonra gördüğü manzara karşısında dehşete düştü: Saher’in elleri ve ayakları tersti. Gözlerinin yerine iki karanlık boşluk, kendisini dikkatle izliyordu. Ağzı açılmış, arasından sivri ve iğrenç dişleri sarkmıştı. Yüzünde korkunç bir sırıtış vardı. Saçları dağılmış, üstündek elbise paramparça olmuştu. Kız, ritme göre olduğu yerde ayak figürleri yapıyordu. Seyit, ormanın orta yerinde olmasına rağmen, mızıka ve tahta sesleri duyuyordu. Saher, yüzündeki dehşet verici sırıtmayla, ters dönmüş ayak parmak uçları üzerinde Seyit’e ilerlemeye başladı. Durmadan kıkırdıyordu. Seyit, olduğu yere çöktü ve geri geri sürünmeye başladı. Ecinni ise, sırıtarak Seyit’e “Vara vobatso? (Nereye gidiyorsun?) Ara vay Seyit. (Buraya gel Seyit)” diyordu. Seyit, korkudan aklını kaçırmanın eşiğine gelmiş, tüm bunların, alkolün bünyesinde yaptığı halüsinasyonlar olduğunu sanmak istiyordu. Lakin, her şey apaçıktı. Korkunç suretli bir heyula ile ormanın derinliklerinde yalnızdı. Dizlerindeki tüm kuvvet, yitip gitmişti; ecinni, kıkırdamaya devam ediyordu: “Ara way Seyit.” Sesi boğuk bir sesti, ne erkek sesi, ne de kadın sesine benziyordu. Seyit’in korkusu, vücuduna ağır gelmeye başlamıştı. Yaşadığı şeyin gerçek olduğunu, o da biliyordu; artık çevresine boş boş bakınmaya başlamıştı. Yarı baygın, yarı uyanık, etrafa bakınırken aklının son kırıntılarını koruyan şeyi gördü: Ellerinde meşaleleri ile gelen düğün alayı, düğünden dönüyordu. Düşe kalka alayın olduğu yere doğru seğirtti. Arkasına baktığında Saher, korkunç gülüşüyle karşısında iki büklüm duruyordu ve sayıklamaya devam ediyordu: “hıhıhı, ara way Seyit, ara way.” Seyit o an nasıl olduysa, ayağa kalkmayı başardı. Cesaretlenmişti. Titreyen bacaklarına rağmen koşmaya başladı. Koşarken, Saher’in sesi tüm ormanda yankılanıyordu: “Way Seyit, Ara way.” Seyit’in düğün alayına ulaşması için önündeki tepeyi aşması gerekiyordu. Dere, yol boyunca akmaya devam ediyordu, lakin şırıltısı, Seyit için en dehşet verici kabuslarından daha ötesini çağrıştırıyordu. Seyit, hızla ilerlerken, dere tarafına baktığında, Saher’in dere kenarında durup, kahkahalarla onu izlediğini gördü. Kanı çekilen Seyit, bir anlık dengesini kaybedip, bir ağaç dalına çarptı, ama hemen toplandı. Yoldan çıkmayarak, alaya doğru koşmaya devam etti. Derenin karşı kıyısındaki çalılardan boğuk bir böğürtü
duyuluyordu. Seyit, alaydaki atlıların önüne çıkarak, “Sara sıpsveyt! Yetişin!” diye bağırıp, kendini yere attı. Bir anlık panikleyen kalabalık, Seyit’in başına toplandı, alay durmuştu. Kalabalıktan yaşlı bir adam, nefes nefese kalan bu delikanlının dehşete kapılmış halini görünce sordu: “Neyin var evladım? Nedir bu halin? Hayalet görmüş gibi benzin sararıp, solmuş. Söyle, neyin var?”
Seyit, konuşamıyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştıysa da, başaramadı. Hemen Seyit’e su içirdiler ve sakinleşmesini beklediler. İhtiyar, “Biraz dinlen evladım, yorma kendini, ne gördün bilmiyorum, ama değil bu halde konuşmak, yaşıyor olman dahi mucize. Benim adım Yafes. Kızımı Tepedibi Köyü’nden biriyle evlendirdim. Kızı teslim ettik, şimdi de dönüyoruz. Korkma, güvendesin.” Dedi. Daha sonra yanındaki gençlere dönerek, “Delikanlıyı arabalardan birine götürün, dinlensin. Sonra da doyurur, evine götürüp, bırakırız.” Dedi. Seyit, gençlerin nezaretinde at arabalarının birinde dinlendirilmeye götürüldü. Bir saat kadar sonra ayağa kalkıp, yaşlı adama olup bitenleri anlatmak ve teşekkür etmek için yanına gitti. Artık ayılmıştı. Gittiğinde, alayın sofra kurduğunu ve gecelemek için hazırlık yaptığını gördü. Ateşler yakılmıştı. Sofrada ahulçapa, fasulye ezmesi, haluja ve cevizli tavuk vardı. Büyük tahtalar üzerinde büyük bir sofra kuruldu. Herkes oturduktan sonra, Yafes, Seyit’i buyur ederek, yanına oturttu. Genç adam, kısa süre önce yaşadığı kabustan bu Abhaz ailesi sayesinde kurtulmuştu. Herşey, ona bir rüya gibi geliyordu. Tıpkı kötü bir kabus gibi. Köyde bunları anlattığında, muhtemelen herkes ona deli muamelesi yapacaktı. Seyit, bunları düşünürken, üç tane kuvvetli genç, kocaman bir çüven içinde büyük bir abıstayı tam önüne yerleştirdiler. Kokusu müthişti; öyle yoğun ve güzeldi ki, çevre köyler bile kokuyu alıp, ziyafete oturabilirdi. Yafes’in müsadesiyle Seyit, kollarını sıvadı. Yaşadığı korkudan dolayı aklı gitmiş gibiydi. İlk lokmasını ağzına atmadan önce besmele çekmesiyle herkes ve her şey bir anda ortadan yokoldu. Seyit’in aklını kaçırıp, bayılmadan önce duyduğu son şey, Saher’in sayıklamasıydı: “Ara way Seyit, Ara way.”
Seyit’in cesedini ertesi günü şehre alışverişe giden bir tüccar buldu. Seyit’in elleri ve ayakları tersti. Vücudu kaskatı kesilmişti. Yüzü, bakılmayacak derecede korkunç bir haldeydi. Tam kucağında devasa bir inek pisliği vardı. Kafası ve ağzı, köpek idrarı ile kaplıydı. Gözleri ise, en son anda yaşadığı dehşet ile tek bir noktaya bakmaktaydı. Bundandır ki, Karaağaç köyündeki derenin kenarındaki o yol kullanılmaz imiş, o köyde de Zızlam*gelmesin diye Apsuva Koşara oynanmazmış.
SON
*APSUVA KOŞARA: Abhazların akordeonlu mızıka ve tahtaya vurularak tutulan ritim eşliğinde bir erkek ve bir kadının parmak uçları üzerinde birbirlerinin etrafında dönerek oynadığı bir Kafkas oyunu
*AŞTA: Düğüne gelen büyüklerin şerefine kesilen kurban.
*AVRAŞA: Gelin eve girerken kolkola söylenen bir Abhaz şarkısı.
* ALAF: Kızlı-erkekli gençlerin toplanarak şaka yollu birbirleriyle flört etmesi
*TASAYÜZA: Abhaz düğünlerinde gelinin nedimesi
* EYHABI: Oyunda tahtayla ritim tutan gençlere önderlik eden yaşça büyük kişi.
* Vara bubatso? (Abh.*bayan için+ Nereye gitti-gidiyorsun?)
*Atıpha: (Abh.Genç kız.)
*Nas: (Abh. Onaylama, evet, öyledir anlamındaki kelime.)
*Abziyarizi Haybabat: (Abh. İyi günlerde görüşelim.)
*Tasamhara: Düğünden bir akşam önce gelin için toplanan cemiyet.
*Ziguda: (Abh. Kimsin?)
*Şara: (Abh. Siz.)
* Vara vobatso? (Abh. Nereye gidiyorsun?)
*Ara way. (Abh. Buraya gel.)
*Sara sıpsveyt: (Abh. Ben ölüyorum.)
*Ahulçapa: Bir çeşit ekşi Abhaz yemeği.
*Haluja: Hamurun içine otlu peynir konularak kaynatılan bir Abhaz yemeği.
*Abısta: Mısır ununun suda kaynatılıp, katılaşmasıyla pişirilen koyu kıvamlı Abhaz pastası.
ZIZLAM: (Abh. İnsanı delirten, çıldırtan. Su perisi.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder