17 Temmuz 2017 Pazartesi

Kaset 4: Klido


Karlı görüntü düzeldiğinde, oldukça güzel ve modern bir evin, büyükçe olan salonu görüldü. Postmodern tarzda düzenlenmiş bu ev, Amerikan dizilerinden fırlamış gibi görünmekteydi. Kayda başlayan kamera, sessizce mutfağa doğru yöneldi. Çok şık dizayn edilmiş ankastre mutfağın tezgahında, sarışın genç bir kadın görüldü. Üzerinde geceliğe benzer bişey vardı. Geceliğin önü ise kabarıktı. İlk bebeğini bekleyen kadın, kamerayı farketmedi; elindeki bıçakla meyva kesmekle meşguldü. Kamera sessizce yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı... Uzanan bir el, genç kadının omzuna dokunur dokunmaz, genç kadın çığlığı bastı. Kameraman gülüyordu, genç kadın ise kameramana vuruyordu.

"-Ömer, Allah kahretmesin seni! Kaç kere dedim şunu yapma diye!"
"-Hahahah hayatım sürpriz yapıcaktım, bak bozdun yine!"
"-Bıktım senin şu sürprizlerinden! Şöyle aptal şeyler yapma diye daha ne kadar söyliycem?!"

Bu sırada attığı tekme, Ömer'ın canını oldukça yakmıştı.

"-Ya Merve, ba... aşkı... Durur musun artık?!"

Merve durmuyordu. Kameraya histerikçe bakmaya devam etti. Ömer da gülüyordu. Bunu bir oyuna çevirmişlerdi artık. En sonunda Merve'yi yakalayan Ömer, onu hareketsiz bırakmıştı. Kamera, yerdeki parkeleri birkaç saniyeliğine görüntüledi. Ömer, Merve'yi öpüyordu. Görüntüler değişti. Merve, tv kanepesinde oturmuş, somurtuyordu. Ömer,

"-Yaa bak, böyle yapma ama hayatım?" deyince, Merve ona dönerek,
"-Ya neyi yapma? Neyi yapma yaa Ömer? Haftalar önce planlamıştık göl kıyısındaki o tatili! Köye gitmek nerden çıktı şimdi??" diyerek çıkıştı. Ömer ise,

"-E demiyo muydun geçende gidelim gidelim diye? Hem ben de ilk kez gitmiş olacağım. Geçen akşam konuştum, illaki gelin dediler, hem annemle babamlar da gelecek arkadan. Sen de duydun?"

"-O saçma sapan adetleri yaptırmayacaklar değil mi?" diyerek başını çevirdi Merve. Yüzünde alaycı ve küçümser bir ifade vardı. Ömer, biraz bozularak (ve de sinirlenerek) "Ne alakası var. Hem bitmiş o adetlerin devri. Eskidenmiş eskiden!" diye yanıtladı. Böyle şeyler köy çevresinde önemli sayılıyo işte. Üç- dört günlüğüne biraz idare et."

Merve, sinirlenerek, doğruldu. Ömer ona yardımcı oluyordu. Ömer, kalkmadan önce kamerayı kapamıştı.

Görüntü geldiğinde bir benzinlikteydiler. Merve, arabanın içinde sinirli şekilde oturuyordu. Umursamadan, Ömer'in yüzüne bakıp, kafasını çevirdi. Ömer, biraz mahcup şekilde, "Nası? İyi misin şimdi?" dedi. Merve, arabanın kapısını vurarak kapattı. Ömer de kamerayı kapatmıştı.

Ömer, başındaki şapkanın yanına monte ettiği minik kamerayı açmıştı. Otobüs yolculuğundaki gibi yol, daha geniş bir açıyla görünüyordu. Ömer, tuhaf bir dilde yılışıkça konuşuyor, sonra da gülümsüyordu. Ersin, konuştuğu dilin Abhazca olduğunu anlamıştı. Ömer, arasıra Merve'ye dönüp, ona yarım yamalak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, ama Merve hala somurtmaktaydı. Sonunda Ömer'in tuhaf şekilde ve uzatarak söylediği bir kelimeyi duyunca, Merve, istemese de gülmeye başlamıştı. Onu gören Ömer de gülüyordu. Sonunda başarmıştı. Ömer, konuşurken görüntüyü kesti.

Ömer, kamerayı tekrar açtığında, araba köy yoluna girmişti, evin önüne doğru ilerliyorlardı. Ömer, avluyu ve evi gözlüyor, dışarıda birileri var mı diye kontrol ediyordu. Gördükleri ev, küçük bir avlunun içinde bulunan, kutu gibi, çok sevimli bir evdi. Verandası kapalıcaydı; bahçesi de görece küçüktü. Ömer, arabayı evin önündeki büyük ağaca parketti. Avludan içeri girdiklerinde konuşma kalabalığının arasında, Ömer, yaşlı bir adamın elini öptü ve ona sarıldı. Ömer'in amcasıydı bu adam. Daha sonra sarışın ve daha heyecanlı bir kadın, Ömer'den önce, Merve'ye sarılmıştı. Merve'nin belli belirsiz, "Halacım" demesinden de, Ömer'in halası olduğu anlaşılıyordu. İçeriden ağır aksak adımlarla ve zorluklarla yürüyebilen bir kadın çıkageldi. Çökmüştü; zorlukla yürüyordu, ama Ömer'i gördüğü için yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşmişti. Ömer, "Yengecim, nasılsın?" diyerek, kadına gidip sarıldı. "Ooooy oy, kaç sene oldu kimbilir görüşmeyeli?" deyince, kadın, gülerek karşılık verdi ve kocasına seslenip, "Niyazi. çocuklar girsin de, şu ilaçlarını al." diye bağırdı. Niyazi, "Yav dur, çocuk kaç sene sonra geldi şu eve. Geldiğinde hatırlamıyodu bu evi bile! Hehehe." diyerek, hepsini içeri buyur etti. Ömer, merakla evin içine girip, içeriyi incelemeye başladı. Ev, klasik köy eviydi; tahtadan inşa edilmiş, yürüdükçe gıcırtı sesleri veren, oldukça basit ve eski bir evdi. Odaların kapısı aralıktı. Ömer, odalara üstünkörü bakarken, kapı aralığından ona bakan genç bir kız farketti. "Kim bu" anlamında halasına soran gözlerle bakınca, halası, "O mu? O Didar. Bizim yardımcımız oğlum. Siz gelmeden odayı temizlesin diye göndermiştik." dedi. Ömer tekrar odaya baktığında, Didar, ortalıktan kaybolmuştu. Ömer, kamerayı kapadı.

Ömer kamerayı tekrar açtığında, tüm ev halkı, evin verandasında oturuyorlardı. Didar ise ayakta dikiliyordu. Koyu renkli elbise ve basma etek giyiyordu. Hareketsiz ve donuk duruyordu. Niyazi, 

-Torun ne zaman geliyor torun? diyerek gevrek gevrek güldü. Merve,
-iki ayı kaldı amcacım, artık bişeyi kalmadı diyerek tekrar doğruldu. Halaları, ona yardımcı oldu ve evin arka tarafına gittiler. 

Ömer,
-Amca, buraya ne zaman gelmek istesem, babam engel oluyor, bana bişey de anlatmıyor. Nedir Allahaşkına bunun gizemi? diye sordu.

Niyazi,
-Boşver oğlum. Öğrenmesen daha iyi. Ailemizi ilgilendiren bişey bu. Eski bişey. Üzerinden çok geçmiş. Vardır bir bildiği diyerek yanıtladı. Ömer, etrafı çekerken, kameraya donuk şekilde bakan Didar'ı da görüntüye alıyordu. Sonra, halası onu çağırınca içeri gitti ve kaydı durdurdu.

Gece olduğunda, Ömer, görüntülerin tekrarını izliyordu. Şapkasındaki kameranın görüntüleriydi bunlar. Ömer, önce Merve'ye baktı. Uyuduğundan emin olunca, kaydı oynatmaya başladı. Kayıttaki görüntülerde, Didar'ın inanılmaz güzelliğini farketti ve büyülenmiş gibi görüntüleri izlemeye başladı. Bir süre görüntüleri izledikten sonra, Merve'nin uyanmaya başladığını farkedip, kamerayı hemen kapadı.

Ertesi gün kahvaltı yaparlarken, Merve de, bahçede geziniyordu. Halası, Ömer'e,
-Bugün Saadet Hanım'lara gideceğim. Merve'yi de götüreyim, herkes gelini çok merak ediyor diyerek, hevesle çayını yudumladı ve ayağa kalkıp, Merve'nin yanına gitti. Beraber bahçeden ayrıldılar. Niyazi, gazetesini aldı ve verandaya gitti. Ömer'in yengesi ise, zaten rahatsız olduğu için odasına çekilmişti. Ömer, koridorun sonunda ona bakmakta olan Didar'ı gördü. Didar, yüzüne uzunca baktıktan sonra, evin arka tarafına doğru gitti. Ömer, tekrar etrafına bakıp, kimsenin görmediğinden emin olunca, hızlıca Didar'ın peşinden gitti. Kapıdan çıkar çıkmaz, karşısında dikilen Niyazi'yi gördü. Adamın gözlerinden ateş çıkıyordu. Ömer'in yakasına yapışıp, Ömer'i duvara yapıştıran Niyazi, 
-Ulan neyin peşindesin sen? Hepimizi bitirirsin, hepimizi! diye tısladı. Ömer, suçluluğun da etkisiyle yarım yamalak bişeyler gevelediyse de, Niyazi, 
-Sus ulan! Sanki bilmiyorum! Geldiğin günden beri bakıp duruyorsun! 
Sonra bir anda durdu ve ciddi bir ifadeyle,
-Oğlum hepimizin sonunu getirirsin! dedi bir kez daha. Sonra toparlanarak, 
-Millete ne deriz evladım? dedi. Ömer, adamın tekinsiz hareketlerinden çok korkmuştu. Niyazi gülümseyerek,
-O kıza baktığını bile görmeyeyim Ömer. Anladın mı evladım? Dedenin anlaşmasını bozarsak, sonuçları ağır olur." Ömer'in başını okşuyordu. Adamın gülümsemesine bakamayan Ömer, küçük çocuk gibi kafasını onaylar gibi sallayabildi sadece. Niyazi gitmişti. Ömer, hırsla kamerayı kapadı.
Gece, herkes yattığında, Merve, Ömer'deki durgunluğa anlam veremiyordu: Neyin var senin ya?
Ömer, keyifsizce,
-Yok bişeyim. Sen beni merak etme, kendine dikkat et. demekle yetindi. Merve ise, imalı şekilde Ömer'e bakarak, 
-Nasılsa çıkar kokusu deyip, yorganı üzerine örttü ve gözlerini kapadı. Ömer, isteksiz şekilde kalkıp, su içmeye gittiğinde, Didar'ın odasından çıktığını gördü. Didar'ın üzerinde geceliği vardı; hafif esen serin rüzgarla beraber dalgalanan saçları, Ömer'in aklını başından almıştı. Ömer, tuhaf sesler çıkarabildi ancak. Didar, onu biraz izledikten sonra gülümseyerek elini tuttu. Ona garip bir dilde bişeyler söyleyerek, odasına götürüyordu. Ömer'e yavaşça yatağa yatmasını işaret ediyordu. Ömer, yatağa yattı. Didar ise yılan gibi süzülerek geldi ve Ömer'in pijamasını aşağı çekip, Ömer'in üzerine çıktı. Ömer, kendinden geçmiş gibiydi. Loş ışıkta, Didar da bundan hoşnut gibiydi. Bir kaç dakika sonra, kafasını arkaya atan Didar, tekrar kafasını kaldırdığında, Ömer, kızın yüzünün olmadığını farkederek dehşetle irkildi. Didar'ın olmayan suratından bir ağız belirdi ve yine anlaşılmayan o dilde bişeyleri nefretle Ömer'e sayıklayıp, yüzüne eğilerek, gülümsedi. Ömer, hareketsiz kalmıştı. Sonra korkunç şekilde eklemleri kırılmaya ve ters dönmeye başlamıştı. Ömer, korkunç çığlıklar atarken, gömleğine bağlı olan kamera cozurdayarak kapandı. Görülen son görüntü, Didar'ın olmayan yüzünde sırıtan o ağızdı.

Kamerayı sakallı bir adam açtı. Yanında köyden bir kaç kişi daha vardı. Jandarma ve ambulans da oradaydı. Sakallı adam, yanına gelen daha genç başka birini çağırarak,
-Tarık, bak hele şuna! Evdekilerin miydi acaba? dedi. Tarık da, kamerayı inceleyerek,
-Olabilir hocam. Çekmiş olabilirler. Vereyim mi jandarmaya? diyerek yanıtladı. Hoca,
-Hayır, hayır, hayır! Sakın! İçinde ne varsa, bunu insanlar görmesin daha iyi 
Tarık, korkuyla Hoca'nın yüzüne bakıyordu.
-Hocam, hepsi mi?
-Gebe kadın haricinde hepsi. O şehirli oğlandan çıktı bunlar. Niyazi öyle şey yapmaz.
-Gebe kadın nasıl kurtulmuş peki?
-Saf olana, günahsız olana Allah'ın izniyle hiçbişey olmaz. Anlatılanlar doğruymuş. Anlaşmayı bozmuşlar demek ki.
-Ne anlaşması hocam?
- Köyde benden önceki imam bilirmiş. Bana da o anlatmıştı. Bunların dedeleri Medet Bey'in vaktiyle 7-8 tane atı varmış. Bir zaman gelmiş, atlar yorgunluktan çatlamaya başlamış.  Medet Bey de şüpheleniyor, gece nöbet bekliyor. Hayvanlar huzursuzlanınca, gidiyor ahıra, ne görsün? Ahırda kara saçlı, korkunç suretli bir kız, atları deliye döndürüyor. Artık nasıl ettiyse, yanındaki iğneyi kıza saplayıveriyor. Kız, o anda Medet Bey'e "Ey ademoğlu, seninle anlaşma yapalım, sen bana dokunma, ben sana ve soyuna dokunmayayım." diyor. Medet Bey de kabul ediyor, diyor ki, "
-Kanımdan olan biri, seninle halvet olursa, özgür kalacaksın. Ama o zamana kadar hizmetçimsin. diyor.
-Sonra?
-Sonrası ne oğlum? Şehirli yeğenlerini büyüleyip, halvet olmuş. İntikamı da şiddetli olmuş. Bir gebeye dokunamamış.

Tarık kamerayı kapatmıştı.

Ersin, daha ne kadar ilginç olaylar izleyebileceğini tahmin etmeye çalışarak, önündeki bir diğer kasete gözü ilişti. Kasedin üzerinde silik bir yazı, dikkatini çekmişti: Kasedin üzerinde "İstanbul" kelimesine benzese de başka bir kelime yazıyordu. Loş ışıkta yazıyı seçemeyen Ersin, çakmağını yaktı ve tekrar kasetteki yazıya baktı. Yazıda silik şekilde, "Istranc..." kısmı seçiliyordu. Ersin, kasedi oynatıcıya sürdü...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme