5 Nisan 2019 Cuma

Kara Kara Kapkara - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

Merhabalar, uzundur buraları boşlamıştım, biliyorum. İşlerimin yoğunluğu bir kenara dursun, şu sıralar Türk korku edebiyatı, öyle üretken ki, ortaya çıkan birbirinden güzel kitapları okumaya pek fırsatınız kalmayabiliyor. Anadolu Korku Öyküleri üçleme kitap serisinin kendimce bir incelemesini yazıp yine blogumda paylaşmıştım. Özellikle bu üçlemede okuyup sonradan sıkı takipçisi olduğum sevgili Işın Beril Tetik'in kitabının çıkacağını duyunca, ergen kızlar gibi çığlık atasım geldi. Sevgili Tetik, sıkı takibinde olduğum bir yazar. Kendisi, ayrıca çok da sevdiğim bir yazar. Ben kendisiyle tanıştıktan sonra, "böyle dünya tatlısı bir insandan, böyle korkutucu bir atmosfer nasıl çıkabiliyor?" diye şaşırmıştım. Hatta kendisinin çok çok çok çok çok çok uzaktan yengem olduğunu öğrenince, şaşkınlığım katlanarak arttı. Başlayalım mı? Hadi başlayalım.

Kara Kara Kapkara, Tetik'in zarif eşine yapmış olduğu kısa ama çok anlamlı bir önsözle karşılıyor sizi. Daha sonra birbirinden tekinsiz ve sizi huzursuz edecek sekiz öyküye başlıyorsunuz.


DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Yolcu Yolunda Gerek

Yolcu Yolunda Gerek, baş karakter Şükrü'nün gözlerini bir anda İzmir otobüsünde açması ile başlıyor. Şükrü, İzmir'den İstanbul'a daha iyi bir hayat umuduyla gitmiş, fakat umduğunu bulamayıp, ailesinin yanına dönmek için İzmir otobüsüne bilet almıştır. Normalde bu yolu oldukça iyi bilen Şükrü, dışarıya göz gezdirdiğinde yolu tanıyamaz ama içinden "yeni bir yoldur herhalde" diye geçiştirir. Tam o esnada yanında oturan yaşlıca ve çirkin suretli adamın sıkıcı sohbetine maruz kalır. Adamın tuhaf ve garip hareketleri, Şükrü'yü tedirgin eder. Adam, garipliklerine devam ettikten sonra, karşı koltukta oturan ve Şükrü'ye kurtlu fındık ikram eden kadın hakkındaki gerçekleri söylemeye başlayınca, Şükrü, daha da tedirgin olur ve gitgide otobüsteki havanın sıcaklamaya başladığını fark eder. Adam, otobüste oturanlar hakkındaki korkunç gerçekleri söylemeye devam eder ama Şükrü, tüm bunları yaşlı bir adamın orta yaş krizi olarak görür. Otobüsün koridor ışıkları söner ve gece ışıkları yanar. Adam anlatmaya devam ettikçe, Şükrü, otobüstekilerin vücutlarının kesik kesik eğilip büküldüğünü görür. Adam anlatmaya devam ettikçe, Şükrü'nün nefesi kesilmeye, vücudu yanmaya başlar. Adam dönerek, Şükrü'nün yaptıklarını tek tek saymaya başlayınca, Şükrü aklını yitirecek gibi olur. Otobüste çığlıklar koparken, yaşlı adam, şöföre devam etmesini söyler. Şöför ve muavin dönerek adama bakarlar. Ama korkunç bir surete bürünmüşlerdir.

Aslında ne kadar kabus olarak nitelendirilir bilmem ama gerçekten bu çeşit otobüs yolculuklarında gereksiz sohbet açmaya çalışan orta yaş krizli adamların bazen gerçekten bu tip tekinsiz konuşmalar yaptığını kendim de gözlemledim. Cehenneme giden günahkarlarla dolu bir otobüs ve onlardan sorumlu zebani figürü, bu öyküde çok farklı ve beklenmedik şekilde yazılmış. Öykünün bir anda otobüsün içinde başlaması, o tedirginlik ve diken üstünde olma atmosferiyle açılması çok güzel. Geceleri genellikle otobüsün içinde rahatsız edici bir sessizlik olur. Sesler azalır ve eğer uyanıksanız dışarıya, uzaktaki minik ışık noktalarına bakmaya başlarsınız. Tetik, bu detayı atmosfer olarak kullanmış, çok başarılı olmuş. Giriş öyküsü olarak, ben çok beğendim. Özellikle gizem kısmı çok başarılı. Bunu "otobüsteki geyikçi dayı" üzerinden yapması da, Tetik'in gözlem yapmaktaki üstün başarısı. 

2- Kızıl Rüya
 

Kızıl Rüya, halihazırda kötü kabuslardan dolayı uyku problemi yaşayan, yalnız bir kadının hikayesini anlatıyor. Genç kadın, tüm bu rüyalar ve kabusların haricinde, işe gidip gelirken kullandığı kestirme ama izbe bir yolda, iriyarı bir adamın tacizine uğrayınca, hayatı büsbütün travmatik bir hale gelir. Tüm bu düşüncelerle aklını yitirecek gibiyken, evinin önündeki kesik sokak lambasında, bir kadın silüeti görür. Silüet, genç kadını çağırır gibi kendince bir şeyler söylemektedir. Genç kadın, silüeti takip eder ve silüet, onu bir inşaat alanına götürür. Sonra, silüet, kendisini taciz eden adamın yaptıklarını, genç kadına gösterir ve onu uyarır. Genç kadın, haftalar önce bu psikopat tarafından aslında tecavüz edilip, öldürüldüğünü dehşet içinde fark eder. Izdırap içinde cinayete kurban gittiği için, ruhu cennete ulaşamaz ve hala dünyada gezinmeye devam eder. O sırada orada bulunan psikopat ise başını kaldırıp, genç kadının hayaletini görür. Genç kadının hayaleti, yaptığı tüm korkunç şeylerin daha da fazlasını yaşatarak, psikopatı öldürür. 

Sevgili Tetik, bu öyküde Türk toplumunun kanayan yarası olan kadına şiddet-taciz-tecavüz-cinayet olaylarına farklı bir bakış açısı vermek istemiş, gayet de güzel olmuş. Özellikle kötü niyetli bir erkek tarafından taciz edilmenin dahi kadınlarda nasıl bir travmaya yol açtığını hepimiz biliyoruz. Tetik, tüm bu süreci, psikolojik tahlilleriyle birlikte bize bunu çok güzel anlatıyor. "Acı içindeki intikamcı ruh" ve " kadın dayanışması" gibi öğeler de tek potada gayet güzel anlatılmış. Sorun şu ki, bu öyküyü çok daha iyi bir şekilde anlayabilmek ve etkisini gözlemlemek için, kadın olmak gerekiyor. Her ne kadar bu öyküyü "kadın gözüyle" okumak istesem de, sanırım bir kadının hassaslığı, öykünün altmetnini anlayabilmek için en birincil şeylerden biri. 

3-Yatırım

Yatırım, (tahminen Güneydoğu'daki) ufak bir kasabaya geçici gelen, şark kurnazı bir karakterin gözünden anlatılıyor. Karakter, otuzlarının sonunda, kız kardeşini evlendirmiş ve tamamen kendi çıkarı ve refahını düşünen bir karakterdir. Öğleden sonra, kahvede otururken, meczup köylülerden biri olan Zühtü gelir ve karaktere bir yatır bulduğundan bahseder. Baş karakter, başta diğerleri gibi Zühtü'nün saçmaladığını düşünse de, yine de onunla birlikte Zühtü'nün tarif ettiği araziye giderler. Bir müddet sonra gerçekten de bomboş arazide bir adam boyu bir kerpiçten yapı görürler. Fakat, yapının üzerinde ne bir işaret, ne bir Arapça yazı, ne de başka bir şey görürler. Akşam çökmüştür ve baş karakter, içeride ne olduğunu merak edip, binanın kapısını kırarak içeri girer. İçerisi zifiri karanlıktır. Baş karakter, zeminde tahta bir kapak bulur. Zühtü de korka korka onu takip eder. Kapıdan içeri girdiklerinde sürgülü bir demir kapıdan sonra, büyükçe bir odaya girerler. Gerçekten de burada bir yatır durmaktadır. Yatırın yanında da içi altın dolu bir sandık bulurlar. Baş karakter, hemen bu altınlarla yapacaklarını iştahla düşünmeye başlar. Zühtü'ye sevinçle döndüğünde, Zühtü'nün orda olmadığını fark eder ve altınlara tek başına konacağını düşünüp, daha da keyiflenir. Kapağı kapatıp, çıktığında, dehşet içinde Zühtü'nün kapıda dikildiğini görür. Zühtü, değişmiştir; kambur ve ürkek duruşunun aksine, dimdik ve kendinden emin bir şekilde durarak, baş karaktere gözlerini dikerek bakmaktadır. Tam da kapının ağzında durup, baş karakterin ceketinin cebine gülerek hafifçe vurur. Ceketin cebinde de baş karakterin yürüttüğü tek sikke altın vardır. Zühtü, "bir şey aldın, bir şey vermelisin abey" der ve şekli değişmeye başlar. O anda da baş karakterin vücudu, peynir gibi eriyip, dökülmeye başlar. 

Şark kurnazlığının ve doğu insanının aslında çok küçük hesaplar peşinde koştuğuna dair genel olarak çok güzel bir tespit niteliğinde bu öykü. Küçük hırsların, (hırslarımızın?) insanı nasıl da felakete götürebileceği, öyküde çok güzel işlenmiş. Anadolu'daki "gizemli hazinelerin", "sahipli" olduğu, çoğunlukla anlatılagelen bir kavram. Benim yaşadığım yerde de benzer bazı öyküler duymuşluğum olduğu için, biraz yüzümde gülümseme ile okudum bu öyküyü. Karanlığın son model akıllı telefon flaşıyla aydınlatılması, sevgili Tetik'in "teknolojinin Anadolu korkusunun dokusunu bozması" ile ilgili söylediklerini aklıma getirdi. Vermeden almak ise sanırım Orta Doğu'nun geneline hakim bir dürtü.

4-Şeffaf

Şeffaf, Harbiye'deki bir şeker dükkanında başlıyor. Dükkanın sahibi Defne, her gün şeker almaya gelen yaşlı Anasti Dede'den, hayatı boyunca korkmuştur. Yine Anasti Dede, dükkana şeker almaya gelir, fakat bastonunu dükkanda unutur. Defne, kardeşi Dilber'i telefonla ararken, Anasti Dede'nin bastonunu vermeye gider. O esnada, Dilber de evden çıkıp, Defne'nin yanına giderken, Anasti'yi görür. Anasti, aslında bir yaratıktır ve Dilber'in bedenine geçer. O sırada, Charon Dimitris adında gizemli bir adam, semte gelir ve Defne ile görüşür. Defne'ye, Anasti'nin bir yaratık olduğunu, kendisinin de yıllar boyu Şeffaf isimli bu yaratığın peşinde olan bir avcı olduğunu anlatır. Şeffaf'ın kardeşinin bedenine yerleştiğini ve hemen harekete geçilmesi gerektiğini söyleyip, Defne'nin evine giderler. Charon, küvette yatan kızı görür görmez, sert bir darbeyle yere yığılır. Şeffaf, aslında Defne'ye geçmiştir. Şeffaf kaçar, Charon da taksiyle kovalar. En son Şeffaf'ı, Boğaz'da yakalar. Fakat Şeffaf, Charon'la tartışır ve suyun kenarında kaybolup gider. 

Bence yerli korku türündeki en büyük eksiklik, İstanbul gibi tarihi dokusu çok derin olan bir şehirde, gerçekten yurtdışındaki türevleriyle yarışabilecek bir öykü çıkmaması. Tetik, seri olabilecek (hatta üzerine öykü evreni kurulabilecek) bir öykü yazmış bence. Gerçekten yüzyıllardır parazit olarak yaşayabilen kadim bir yaratığın öyküsü, hem de İstanbul'da geçmesi, çok hoşuma gitti. Charon Dimitris'den biraz Van Helsing tadı almadım değil. Bir öykü, eğer genişletilebiliyorsa, bence güzel bir öyküdür. Böyle bir açıdan bakılırsa, çok orijinal ve avangart bir öykü. Gerçekten çok beğendim.

5-Hasat

Köyde yaşayan Emine, annesiyle birlikte köylü tarafından hor görülmektedir. Emine'nin babası, zamanında annesini istediğinde, dedesi karşı çıkar ve "ecinnilerden gelin almam" der. Buna rağmen, Emine'nin babası dinlemez ve evlenirler. Bir sene sonra da Emine doğar. Geceleri Emine'nin camının altına yanında köpeklerle gezen bir adam gelmektedir. Artık bir süre sonra, Emine de, gizemli adamın yolunu gözler olmuştur. Bir gece, Emine, adama neden buradan geçtiğini sorar. Adam da, "ben bana söz verileni almak için buradan geçerim, hasadım için. orağım da sensin" der ve yanındaki köpekler bir anda şekil değiştirip, dev insan formuna dönüşmeye başlar. Aradan zaman geçer, köylüyse Emine ve annesini öldü sanarken, bir gece köyün girişine bir sürü köpek gelir. Köylü huzursuzlanırken, köpeklerin ardından bir kadın silüeti görünür. O kadın, Emine'dir. Köylüden tüm o ezilmişliğin acısını çıkarmak için vakti gelmiştir. Köyde nefret dolu bir kıyım başlar.

Aslında bu öyküyü, sevgili Demokan Atasoy'un Anadolu Korku Öyküleri'ndeki Kuyu öyküsüne biraz benzettim. Buradaysa, aynı intikamcı köylü güzeli, aslında ne olduğunu ve kim olduğunu, gizemli bir adam sayesinde öğreniyor ve içindeki tüm nefreti, ezilmişliği ve çaresizliği, tüm köylüye ödetmek ve "hasadını" toplamak için geri geliyor. Normalde bunun bir itbarak öyküsü olduğunu düşünmemiştim, bu açıdan öykü, beni de biraz ters köşe yaptı. Malum, "gizemli adam" figürünün biraz daha korkutucu olmasını ve öykünün bu karakter üzerinden gideceğini düşünmüştüm, çünkü sevgili Tetik'in tarzında bu tip öyküleri çok okuyoruz. Öykünün varsa en kötü tarafı, kısa olması! Yazarın atmosfer oluşturmadaki başarısı, burada da göze çarpıyor. "Gece 3" detayı da bence güzeldi. Fazla ufak ama bence bütünleyici bir detaydı.

6-Kara Kara Kapkara

Kitaba adını veren öykü, şehirde yaşayan, modern hayatın her türlü imkanına sahip olan Kenan'ın, annesinin isteğiyle köydeki düğüne gelmesiyle başlıyor. Kenan, köye geldiği günden itibaren, korkunç kabuslar görmekte ve huzursuz hissetmektedir. Köylü de bir gariptir. Kenan, geceleri odasında garip şeyler hisseder ama bunu anlamlandıramaz. Uyandığında, teyzesi köylünün mezarlığa gideceğini, oradakilerin "rızasını" isteyeceklerini söyler. Kenan istemeye istemeye gider. Burada Kenan'ın dikkatini çeken şey, ölenlerin hepsinin çocuk olduğudur. Kenan, orada bir müddet daha kalır ve garip şekilde ölen çocuklar, Kenan'a görünür. Kenan, olup bitene anlam veremeyerek dönüp, düğüne katılır. Gerçek dehşet, Kenan uyuduğunda başlayacaktır.

Öykünün tamamını özet geçmek istemedim, zira kitabın en iyilerinden biri de bu öykü. Öykünün altyapısını oluşturan çocukların birer korku öğesi olması, (masumiyetin zaman zaman çok korkunç olabilmesi) odada tek başımızayken bazen izlendiğimiz hissi, bizden başka odada "bir şeyin" olduğu hissi, etrafı tekrar tekrar kolaçan etme gibi çok çok çok derin ayrıntılar gerçekten çok hoş olmuş. Kenan'ın üstüne çullanıp, yaşamını sömüren iğrenç yaratığın kıkırdamaları da (ciddi anlamda) korkutucu. Öyküyle ilgili çok daha fazla detay vermek istemiyorum çünkü gerçekten tadına varmak için alıp okumalısınız. Klasik umacı hikayesini böyle etkili şekilde okumamıştım, kabul ediyorum. Çocukların tekerlemeleri daha da ürkütücü ve biraz Elm Sokağı'nda Kabus'u anımsattı. Gerçekten kitabın adına yaraşır öykü olmuş.

7-Boşluk

Boşluk, dağınık ve pis bir otel odasında başlıyor. Ana karakter olan genç kadın, ailesinden koparak, hızlı bir hayatı tercih ediyor ve sevgilisiyle birlikte kirli işlere bulaşıp, "yanlış yapmamaları gereken kişilere" yanlış yapıyorlar. Genç kadın, lavaboya gidip, kendine çeki düzen verip, geçmişini sorgularken, kopan gürültüyle korkuya kapılıyor. Erkek arkadaşının çığlıklarını duyduktan sonra, korkuyla saklanabileceği tek yer olan küvetin içine girip, saklanıyor. Gelenler, genç kadını da buluyorlar. Genç kadın, küvette gözlerini açıyor fakat her şeyi daha derli toplu halde buluyor. Hayatta kaldığına şükrediyor ama tuzak olduğunu düşünüp, dışarı çıkmak istemiyor. Kapının altından baktığında çocuk suretindeki bir şeytan kendisine kıkırdayınca korkup tekrar saklanıyor. Korkusunu arttıran şey, odaya girip, bu minik şeytanı parçalara ayıran şey oluyor. Genç kadın, bu kişinin erkek arkadaşı olduğunu ama oldukça "değiştiğini" farkediyor. Erkek arkadaşı, genç kadını hissediyor ama bulamayıp, gidiyor. Genç kadın, korkusunu yenip, dışarı çıktığında tekinsiz bir yaşlı kadınla karşılaştıktan sonra lobideki şekli bozulmuş ve yaratığa dönüşmüş insanları görüyor ve umutsuz şekilde çıkıp evine doğru karanlıkta yol alıyor.

Boşluk da benim için kitabın en iyilerinden diyebilirim. Oldukça iyi düşünülmüş bir araf hikayesi. Öykünün bütünlüğü bozmadan sürekli yön değiştirmesi ve tekrar tekrar farklı şekillerde başlaması, çok hoşuma gitti. Baş karakter olan genç kadının her uyanışında, siz de onunla birlikte bitmeyen ve sonlanmayan bir rüyayı yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Öykünün izbe bir otelde başlayıp, gelişmesi, okuyucuyu biraz daha kendine çeken bir detay. Ben aslında öykünün önce komiserden başlayıp, sonra farklı karakterlerin "günahları" üzerinden biraz daha uzatılacağını düşünmüştüm, öyle olmamış. Araf öğesi, biraz da buna müsait bir öğe. Aynı şekilde öykünün kötü bir tarafı varsa, o da yine kısalığı! Öykünün sürekli başlaması, bana Carpenter filmi izliyormuşum hissi verdi, yalan değil. Çocuk şeytanın parçalanması kısmı da, sinir bozucu bir detaydı; yazarın Anadolu Korku Öyküleri: Yılgayak kitabının Taş Uyur öyküsünden beri şiddeti, kanı ve travmayı biraz daha arttırdığını gözlemledim, çok da güzel, iyi olmuş.

8-Genç Dünya

Genç Dünya, geceyi bıçak gibi yırtan bir çığlıkla başlıyor. Çığlığın sahibi, on yaşlarında, küçük bir kız. Çığlığın sebebi, ailesi katlediliyor. Katliamın sebebiyse, odanın karanlık tarafına sinip, kıkırdayarak ona bakan kardeşi. Kardeşi, kıza "bizimle gel" diyerek bir teklif yapıyor ama kız tüm bu boşluk hissinde evden dışarı çıkıp, var gücüyle koşmaya başlıyor. Geçtiği yollarda, çocukların, ebeveynlerini katledip, onlardan beslendiklerini dehşet içinde farkediyor. Sürekli koşarken, çocukların yaptığı tekinsiz daveti kafasının içinde işitiyor. Kız, bir ara bir sokağa girip, olan biteni anlamaya çalışırken, karşı caddedeki özel koleji görüyor ve okula girip, kapısını da kapatıyor. Kız, bomboş okulda gezerken, burada okumayı ne kadar istediğini, diğer çocukların ve ailelerin de çocuklarını burada okutmak istediğini aklından geçiriyor. Sınıflardan birine girdiğinde, sınıfın her türlü imkanını ve lüksünü görüyor ve deri kaplamalı öğrenci koltuklarından birine oturup önündeki panelden ders listesine bakmaya başlıyor. Diğer bilindik derslerin dışında, bir ders dikkatini çekiyor: Genç Dünya. Derse dokunduğunda, önündeki panel açılıyor ve görüntülerde, sınıftaki çocukların, bilimsel bir deney ile uğraştığını görüyor. Kız, o esnada yankılanan ses ile irkiliyor.

Evet, Kara Kara Kapkara, çoğu kişi gibi, benim de favori öyküm. Ardından da bu öykü geliyor. Oldum olası post-modern apokaliptik öyküleri okumayı (veya izlemeyi) çok sevmişimdir. Kitapta gösterişsiz gibi görünüp, aslında çok etki bırakan bir öykü bu. Günümüz ailelerinin veya ebeveynlerinin çocuklarını robotik şekilde, yarış atı gibi yetiştirmek istemesi eleştirisinden ziyade, yine atmosfer, çaresizlik, yalnızlık hissi çok güzel geldi bana. Gecenin karanlığında, her türlü tehlikeye açık olan masum, saf bir kişilik ve onun saf kötülük ile çaresizlik içinde başa çıkmaya çalışması, yapamadığı yerde de kaçması, Tetik'in öykülerinde çok sık kullandığı (ve benim okumaya bayıldığım) bir tema. Yukarıda da bahsetmiştim, eğer bir öykü, genişletilebiliyorsa, kesinlikle iyi bir öyküdür. Genç Dünya da tam olarak böyle bir öykü. Kızın koridor ayrımına geldiğinde "sol" tarafı seçip, oraya gitmesi de çok güzel bir ayrıntıydı:)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Burada açıktan fanboy'luk yapmak istemem ama "saf korku" seven biri olarak, Işın Beril Tetik'in korku türünde yazıp karaladığı şeyler, benim korku tanımıma tam olarak uyuyor bunu söyleyebilirim. Kitabı alırken, tabii ki Anadolu Korku Öyküleri serisindeki gibi insanı dehşete düşüren şiddette öyküler beklemiyordum ama yazar, gizemli bir öyküyle iyi bir başlangıç yapıp, sonlara doğru dozu iyice arttırmış, bu da yine tam olarak Tetik'in tarzı. Kitap, sizi en rahatladığınız anda yükseltip, eskisinden daha şiddetli şekilde çarpıyor ki, yaşlı teyzeler gibi, "gitme evladım oraya, deli misin sen, dön geri!" diye düşünmeden edemiyorsunuz. 

Son olarak, kitabı gerçekten çok beğendim diyebilirim. Alırken ve okurken (haliyle) beklentilerim oldukça yüksekti. Kara Kara Kapkara, o beklentilerin fazlasını da verebilmiş bir kitap. Tabii ki okurdan okura değişebilir fakat "saf korku" hissini yaşamak istiyorsanız, alın, aldırın ve okuyun. Sevgili Tetik'in aklına, kalbine, kalemine ve zekasına sağlık deyip, yorumumu sonlandırıyorum.

NOT: Kitapla ilgili bir başka übermensch hadise de, kitabın ikincisi galiba yolda:)








6 Aralık 2017 Çarşamba

Anadolu Korku Öyküleri 3 Yılgayak - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

Önceki iki kitabın yarattığı etkiyle birlikte uzun bir bekleyişe başlamıştım: Acaba üçüncü kitap gelecek miydi? 

İlk iki kitabın yazarlarıyla kurduğum temaslar dahilinde, Anadolu Korku Öyküleri 3'ün sadece bir fikir, bir taslak olarak kaldığı söylenmişti bana. Tabii bu esnada ben de boş durmadım; kendi öykülerimi yazmaya başladım. Bana ilham verebilecek şeyleri araştırdım: Gizli ilimler, dini bilgiler, okültizm vs gibi. Gerçekten de güzel ve tam "Anadolu korkusu" tarzında öyküler yazmıştım. Hala da yazmaktayım. Beklenen müjde, en sonunda 2017 ortalarında geldi, sonbaharda da kitabın kendisi geldi. Açıkçası kitabı dört gözle bekleyen tek kişi olmadığımı sonradan anladım ve bu çok hoşuma gitti. Önceki iki kitap gibi Bilgi Yayınevi'nde kitabın ön siparişe açıldığını görmemle beraber, onca işin arasında kartımı çıkardım ve bilgileri girip, "onayla" tuşuna basarken içimden "shut the fuck up and take my money" diye sayıklamış da olabilirim, hatırlamıyorum. İşin bundan sonraki kısmı da oldukça tuhaftı. Kitabın raflara dağıtılacağı gün, halen daha kitapla ilgili bilgi almaya çalışırken, kargodan telefon geldi ve kitabı almaya gittim. Taze taze kitabın bir fotoğrafını çekip Twitter'da paylaşmamla çift taraflı olarak dumurlardan dumurlara sürüklenmiştik: Kitabı, yazarlarından önce almıştım. Sevgili yazarlar, kendi yazdıkları kitabı ellerine alabilmek için bir gün fazla beklediler, bense ilk öyküyü okumuş, Funda Hanım'la ufak bir kritiğini bile yapmıştım. Gönül, İstanbul'da olup, kitabın tanıtımına katılmayı ve severek takip ettiği yazarlarla tanışmayı çok istedi, yalan yok. Ama malumunuz, iş hayatı ve mesafeler, bla bla bla. Ayrıca, şimşek hızı sayesinde, yazarları bile şaşırtan Bilgi Yayınevi'ne gelsin tüm alkışlar. Evet. Kitap taze bitti, hemen yorumlara geçeyim, zira kitap, üçlemeye yakışır bir üçüncü kitaptı. (Dördüncüsü de gelir mi ki?)

DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Yılgayak (Funda Özlem Şeran)

Kitaba adını veren öykü Yılgayak, tekinsiz, soğuk ve dolunaylı bir geceyle başlıyor. Kendine göre "ahlaksızlık" yapan insanları soğukkanlılıkla öldüren ve her kurbanından hatıra olarak bir eşyasını alan manyak bir seri katil, gece vakti bir travestiyi öldürür. Gitmek için arabasına binse de, araba marş almaz. Yorgunluk ve soğuğun etkisiyle katil, rüyasında, öldürdüğü annesini elindeki yemenisiyle ona bakarken görür ve sıçrayarak uyanır. Uyandığında dışarıdan sesler duyup, dikkat kesilir. Biraz uzakta iki genç ve güzel kız, beceriksiz ve sevimli şekilde büyük bir ağaç kütüğünü taşımaya çalışmaktadır. Kızlar, ilginç şekilde adamdan korkmazlar; hatta yıllardır onu tanıyormuş gibi rahat şekilde onunla konuşurlar. Katil, kendisini Burhan ismiyle tanıtır. Kızlar, yılbaşını kutladıklarını söylerler; on iki kişi olduklarını, eğer isterse onlarla gelebileceğini söylerler. Mart ayının ortasındayken, Burhan, olup biteni anlamaz. Sonradan bu kızların erkek arkadaşlarıyla toplanıp, "ahlaksız ve günah dolu" bir şekilde eğlendiklerini düşünür. Hepsini öldürmeyi kafasına koyar ve kızlarla ormanda yürümeye başlar. Vardıkları yer, çadırlarla çevrili açık bir alandır. Ateş yanmaktadır ve etrafta Burhan'dan başka erkek yoktur. Burhan'ı ateşin başında Umay Ana adındaki yaşlı kadın karşılar. Burhan ayaklanacakken, bilinmeyen bir güç tarafından hareketsiz bırakılır. Burhan'ın kurbanlarından topladığı eşyalar, kadınlar tarafından çember şeklinde dizilir ve Burhan çemberin ortasına konur. Daha sonra kadınlar, üzerlerinde Türk mitolojisindeki hayvanların kılığında gelirler. On ikinci olan Gökçe Kız da gelir. Gökçe Kız, elindeki davulu her vurduğunda yer sarsılmaktadır. Burhan ise gördüklerine inanamayacaktır.

Kitapta da dipnot olarak bahsedilen Erlik Han (kendisi Yunan mitolojisindeki Hades'le eşdeğer gibidir) ın kızları olan kötülük tanrıçaları Kara Kızlar'ı ve onların ürkütücü ayinlerini konu alan bir öykü. Burhan'ın arabada sızıp rüya gördüğü kısım, özellikle ani şekilde ürkütebiliyor. (Filmlerdeki jumpscare hissiyatına benzer bir his) Benim ilk okuyuşumda, ritüeldeki hayvanların Çin astrolojisindeki hayvanlar olduğu, yazarın da bundan esinlendiği yönündeydi. Lakin Orta Asya olduğu için, zamanında iki kültürün birbirinden etkilenmesi de çok normal. Tekinsiz bulduğum diğer bir kısım da, iki genç ve güzel kızın gecenin bir yarısı ormanda tanımadıkları bir adama gayet doğal bir şekilde pelinsuluk yapmalarıydı. (En amiyane ve açıklayıcı tabir bu sanırım. Funda Hanım'ın kendisi de oldukça güldü bu tabire) Sevgili Şeran, kadın - erkek psikolojisi ve Anadolu'daki klasik yobaz ama çok uyanık erkek profilini de çok güzel analiz etmiş, gözümden kaçmadı, saygı duydum. Katilin davranışları, gizli manyaklığı, kendi kendine kurşun hesabı yapması ve kızların çok spontane oluşundan yazarın oldukça iyi bir gözlemci olduğu fikrini çıkardım. Açılış öyküsü, aynı zamanda kitaba adını veren öykü olarak Yılgayak, çok güzel bir öykü gerçekten. Sevgili Şeran'ın tam da gece okumalığı yapılacak düzeyde iyi bilimkurgu öyküleri de olduğunu gördüm bu arada. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

2- Sakın! (Demokan Atasoy)

Sevgili Demokan Atasoy, birinci kitapta bizi Kuyu ile korkutmuş, ikinci kitapta Gece Işığı ile derviş edebiyatını konu alarak, korkuyu farklı bir tarzda ele almıştı. Merak ettiğim öykülerden biri olduğunu başta söyleyeyim. Kitabın ana kahramanı, Anadolu'nun kuytu köşesinde kalmış bir köye atanmış (sürülmüş) bir memurdur (ya da öğretmen). Gece saat 02:15'de, kaldığı evin kapısı, gürültülü şekilde vurulur. Gelen, evlerinin kullanmadıkları bir odasıyla banyosunu ona kiralayan yaşlı çifttir. Yaşlı kadın, ana karaktere eliyle işaret ederek, evin diğer tarafındaki hole doğru götürür. Ay ışığının vurduğu odada bir beşik ve içinde de uyuyan bir bebek vardır. Yaşlı kadın, oğluyla gelininin şehir dönüşü başlarına bir şey geldiğini, uzun süredir de haber alamadıklarını, arabayla onları almaya gideceklerini ve onlar dönene kadar bebeğe göz kulak olmasını söyler. Ana karakter, ne olduğunu anlamadan yaşlı kadın bir anda dönüp, karaktere, "Sakın ola dipteki odaya girme" der. Karakterin sızlanmalarını dinlemeyen yaşlı kadın bir daha dönüp, "Sakın!" der. Karakter, evin içinde yarı uykulu halde gezinirken üst kattan ayak sesleri duyar. Önceleri uykusundan dolayı duyduğunu sansa da, adım attığı anda ses de kesilir. Sonra sesleri tekrar duyar ve bebek aklına gelir. Yukarı çıkarken evin ışıklarını açan karakter, kapının buzlu camından bir karaltı görür. Hole girdiğindeyse holde kimseyi göremez. Tam bu esnada bebek de uyanır ve ortalığı birbirine katar. Karakter, çocukla ilgilenir ve çocuğu besler. Karakter, çocuğu tekrar beşiğine yatırır ve uyumak ister. Ama ilginç şekilde içinde bir huzursuzluk hisseder. Üstelik sabah da olmamaktadır. Yaşlı çifti telefonla aramayı düşünen karakter, ahizeyi kaldırdığında ayak seslerini tekrar duyar. Ve kendisine girilmemesi söylenen odaya girer. Odada üç tane toplanmış valiz durmaktadır.

Sevgili Demokan Atasoy, her öyküsünde yeni şeyler denemeyi seviyor. Ben Kuyu'ya benzer bir öykü beklediğim için okurken en amiyane tabirle "öcüyü" bekledim ama öykünün ana teması, bir "öcü" üzerine kurulu değil. Öyküdeki gizem had safhada. Finali de keza öyle. Atasoy, bizim alıştığımız "klasik" korku öykülerinin dışında belirsizlik, belirsizliğin getirdiği tekinsizlik ve atmosferin "rahatsız ediciliği" üzerinde durmuş. Ben Atasoy'un öykülerini Masters of Horror bölümlerine benzetiyorum açıkçası. Saf bilindik korku öğeleri yerine, "rahatsız edici" temaları kullanmış, bu da seviyeyi biraz atlatmış. Karakterin, yaşlı evsahibi kadının sürekli flashback tadında "Sakın!" deyişini hatırlaması oldukça ürkünçtü. Korku öğesi daha geri planda kalmış olsa da, gizem unsuru çok yüksek düzeyde. Atasoy, Aşkın Karanlık Yüzü'nde de buna benzer bir öykü kurgulamış, beni yine şaşırtmıştı. Kendisi de benim gibi alışkanlıklarını bozmamış diyorum ve öyküsüne 10 üzerinden 8 veriyorum.

3- Gölgeler (Murat Başekim)

Korkuyu farklı şekilde ele alan bir başka öykü de Gölgeler. Gölgeler, agorafobisi olan bir öğretmenin, Ramazan ayında tayinle atandığı kasabaya gelmesini konu alan bir öykü. Ana karakter, fobisinden dolayı gündüzleri açık alanda bulunmak istemez, geceleri daha çok sever. Karakterin gölgeler hakkındaki çıkarımları ve yaptığı tabirler oldukça iyi. Temaşa alanındaki kasvetli ortam, perdedeki Hayali Can Usta'nın Hayal Sahnesi isimli gölge oyunu, gölge oyunundaki karakterlerin gitgide korkutucu hale gelmeleri, öğretmenin sohbet ettiği ailenin donukluğu güzel detaylardı. Gecenin üçünde kalabalığın ellerinde fener ve ışıklarla öğretmenin kapısına gelip öğretmeni temaşa izlemeye çağırmaları kısmı da biraz ürkütücüydü. Murat Bey'e sorduğumda kendisi de, "Hiç degişmeyen hayatlara bakarken psikolojik ve varoluşsal gerilim unsurları katmak istedim. Hikaye de bu şekilde gelişti." yanıtını verdi. Sevgili Başekim, aslında şehir insanlarının gündelik kompleksli ve takıntılı yaşayışlarına daha uygun bir öyküyü, kırsala uyarlamak istemiş. Olmuş da. Ama tipik "Anadolu korkusundan" tabii ki de uzak kalıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 5 verdim.

4- Hasat (Orkide Ünsür)

Hasat, Ege'deki kadim ve efsunlu bir zeytinliğin hikayesini anlatıyor bizlere. Ana karakter, akrabası olan ruhsuz ve paragöz dayısının yaptıracağı otel arazisi için saha araştırmasına yollanır. Tesadüfen gördüğü Cavırlı Köyü'nden çok etkilenir. Zeytinlikte gördüğü yeşiller içindeki güzeller güzeli bir kız olan gizemli Elaya'ya tutulur. Köydeki yaşlı çift ise, bu ziyaretçinin gelişini zaten biliyordur. 

Sevgili Ünsür, karakterin başta içinde bulunduğu sıkıcı şehir hayatından, saha araştırması için gittiği Cavırlı Köyü'ne ilk görüşte nasıl tutulduğunu bizlere gayet güzel hissettiriyor. Öyle ki, efil efil esen o sıcak Ege köylerine gidip, rüzgarın içinizden geçmesini istiyorsunuz. Karakterin görüp vurulduğu Elaya isimli kız ise, sonradan "Zeytin Kız" olarak anılıyor. Zeytin Kız ismi de kişisel olarak yine böğrüme bir hançer saplamıştır:( (İlgili kişinin fotoğrafı, üşenilmemiş, Orkide Hanım'a gönderilmiştir. Neyse ki Orkide Hanım, Elaya karakterinin, benim gönderdiğim resimdeki kıza hiç benzemediğini söyleyip, tekrar kavuşmamızı dilemiştir; benim açımdan hoş bir detaydı, belirteyim.) Karakterin köye girerken okuduğu Latince yazılar da öyküye daha güzel bir hava katmış. Orkide Hanım, yazdığı öykülere yoğun şekilde romantizm katmayı oldukça seviyor. Öyküyü okurken, bir müddet karakter ile Elaya arasındaki saf aşkın nereye varacağını bir an önce bilmek istiyorsunuz. Öyle ki biraz ürkmeyi umarken, kitabı okurken şapşalca gülümsediğinizi farkediyorsunuz. Korku öğeleri tabii ki geri planda; ama Orkide Hanım, tarzının özgünlüğünü korumak istemiş. Öykü biterken, siz de Cavırlı'daki aileye katılmak istiyorsunuz. Ünsür'ün, Aşkın Karanlık Yüzü'ndeki öyküsünü biraz fazla post-modern bulmuştum ama bu öyküde antik zamanların da öncesini orijin almış. Ben bu öyküye 10 üzerinden 7 verdim.

5- Cazı Nene (Mehmet Berk Yaltırık)

Cazı Nene, sevgili Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık'ın aslında daha önceleri çok ufak tüyolarla takipçilerine sinyal verdiği bir öykü. Şahsen beni de Anadolu Korku Öyküleri 3 için heyecanlandıran öykü aynı zamanda. Öykü Cumhuriyet öncesi dönemindeki Trabzon'da geçiyor. İstibdat zamanı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin varlığı, İstanbul'da sıkı bir tatbikata yol açar. Karakter de yakalanıp sürgün yememek için, amcasından yardım ister. Amcası da onu, asıl memleketleri olan Trabzon'a hatırlı dostları vasıtasıyla gönderir. Karakter, gözden uzak şekilde Trabzon'a varır. Amcasının hatırlı dostu olan Osman Reis, ana karakteri, amcasının halası olan ve yörede "Cazı Nene" adıyla bilinen akrabasının evine gönderir. Cazı Nene ismini duyan herkesin yüzü bir anda değişmektedir. Kimsenin uğramadığı yüksek bir tepenin ardındaki eski eve varırlar. Ana karakter, şehirli efendiliğiyle Nene'siyle tanışır. Günden güne, evde tuhaf şeyler olduğunu fark edecektir. Bir kaç gün sonra, Giresun'dan gelen ufak bir grup adam, Cazı Nene'yi Giresun'a götürmek istediklerini söylerler. Ana karakter de Nene'siyle beraber Giresun'a doğru yol alır. Bundan sonrası, ana karakter için korkunç olayların sadece başlangıcıdır.

Yaltırık, kendine has tarzıyla bizi ilk önce kabadayılar, zaptiyeler, jurnaller ve hafiyelerin kol gezdiği eski İstanbul'a şöyle bir götürüyor. Ardından buram buram deniz kokusunu hissediyorsunuz. Özellikle ana karakterin Cazı Nene'nin evine girdikten sonra evde yaşadıkları kısmı anlatan bölüm, tuvaletimi içeri doğru yaptırmıştır. Görsel -1'de görüldüğü üzere,



On dakika arayla yüzümdeki ebleh gülümsemenin ne hale geldiğini buradan anlayabilirsiniz. Öykünün Giresun'da geçen kısımlarındaysa, gerilim ve korku giderek yükseliyor. Eski Giresun rıhtımıyla başlayan serüven, kilisede ve sonrasında mahzende devam ediyor. Mahzen kısmındaki dehşeti okuyucuya yine harika tasvirleriyle hissettirmesi, Yaltırık'ın en iyi yaptığı işlerden bence. Mahzen kısmının sonlarına doğru, içerideki korkunç sesler ve Cazı Nene'nin asıl sureti belirdiğindeyse kalp atışlarınız hızlanıyor. Hem de çok. İstanbul'a dönüşte, amcasının karaktere anlattığı öykü de, "öykü içinde mini öykü" tadında. (Eski deyişlerde anlatılan Çerkez ve Abhaz 'cazılarının' savaşları, Kafkasya esintileri ve diğer ufak detaylar da Kafkas kökenli biri olarak, benim için çok hoş bir ayrıntı.) Keza, Fehim Paşa ismi de yine bu öyküde geçmekte. Yaltırık, bu öykü için oldukça detaylı bir araştırma yapmış. Neredeyse ince eleyip, sık dokumuş. Bunu, öyküdeki karakterlerin yerel ağızla konuşmalarından dahi anlayabiliyorsunuz. Diyaloglar ve yerel ağız, ayrıntılı olarak çok başarılı. Mekan-zaman detayları ince ince işlenmiş ve Karadeniz'in gece dahi puslu olan sokaklarına gitmiş gibi hissediyorsunuz. Üniversiteyi Giresun'da okuduğum ve zamanında Giresun Rıhtımı'nda defalarca içip içip pilot olmuş biri olarak, kişisel anlamda benim için çok hoş bir detay daha oldu. Sevgili Yaltırık'ın, çok dikkatli gözlerin yakalayabileceği hoş bir gönderme ve saygı duruşunu bulana da 10 puanlık aferin. Burada söylemek istemedim, sürpriz olsun. Benim Yaltırık'ın öyküsünden beklentim, açıkçası çok yüksekti. Kendisi, beklediğimden de iyi bir öykü yazarak, gece vakti yatağımda toplanıp şişmiş yorgandan tırsıtıp, hiç dinlemediğim Sıla Gençoğlu şarkılarını gecenin ikisinde bana dinleterek harika bir iş çıkarmış. Kitapta bana göre en iyi üç öyküden biri. Ben bu öyküye 10 üzerinden 10 verdim. 

5- Karakura (Ali Yeniay)

Karakura, Anadolu'nun ufak bir köyüne atanmış bir öğretmenin hikayesini anlatıyor. Metin, atandığı köyün insanlarıyla yakın ilişkiler kurar. Okulun ve çocukların eksiklerini giderir. Muhtar da, kendisine bir ev tahsis eder. En yakın olduğu kişiler, Muhtar ve köyün yaşlısı Hacı Emmi'dir. Bir gün Metin, köydeki bir çocukla tanışır. Çocuğun adı Musa'dır. Babası İstanbul'a çalışmaya gittiği için, Musa diğer çocukların alay konusudur. Okulun ilk gününde sıra arkadaşı Halil İbrahim, Musa'yı kızdırır ve kavga ederler. Metin, Musa'ya izin verip dersine devam eder. Ertesi günü Halil İbrahim, hayatını kaybeder. Çocuk, vücudu parçalanmış halde odasında bulunur. Köylü, bunu yabani bir hayvanın yaptığını düşünür ve tüfeklerle köyün çevresini dolaşırlar. Metin de onlara katılır. Köylüleri kaybeden Metin, tesadüfen Musa'ların evini bulur. Çocuğu, odunlukta bir "gölge" ile konuşurken bulur. Metin'i farkeden Musa, utanıp, kızarır. Metin, giderken Musa'nın kendi kendine konuştuğunu duyar. Sonraki gün, köy bakkalı Nuri, Musa'yı hırsızlık yaptığı için kovalar. Aynı günün gecesi, Nuri de hayatını kaybeder. Metin, ortak bir nokta bularak, Musa'nın evine gider. Musa'yı evin yanındaki tarlada görür ve geçen akşam odunlukta ne yaptığını sorar. Musa, boğuk ve çatlak bir sesle yanıt verince, Metin arkasını döner ve kaçar. En sonunda Metin, Hacı Emmi'den, çocuğa musallat olan bir varlık olduğunu öğrenir ve zamanında buna deva bulan hocanın talebesine çocuğu götürmeyi teklif eder. Bir goril kuvvetindeki çocuğu zor da olsa yakalayıp, hocaya götürürler. Hoca, duayı okumaya başlar.

Ali Yeniay, Hollywood'da sıkça işlenen "possession" öğesini işlemiş bu öyküsünde. Çocukların zalim şekilde alaya aldığı bir çocuğun nefretinden beslenen bir varlığın çocuğu gitgide ele geçirmesi, gayet güzel açıklanmış. Musa'nın tarlada sırtı dönük şekilde dikilip, Metin'e kendisinin olmayan bir sesle gözdağı verdiği kısım hoşuma gitti. Finale doğru hocanın Musa'ya deva bulacağını düşünüyorsunuz ama "korkunç" şekilde yanılıyorsunuz. Metin'in herşeyi bırakıp evden kaçtığı kısımlar da oldukça iyi. Final de öyküyü gayet güzel tamamlıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 7 verdim.

6- Pezevenk Kör Botan'ı Niye Yedim? (Uğur Batı)

Aynı zamanda akademisyen, profesör ve köşe yazarı Uğur Batı'nın öyküsü. Güneydoğu bölgesindeki zalimliğin dibine kibrit suyu dökmüş bir grup "karışmış" eşkıyanın öyküsü anlatılıyor. Zaman (muhtemelen 1800'lü yılların sonu, 1900'lü yılların başı) tam olarak seçilemese de, eşkıyaların birbirlerine üstünlük sağlamak için korkunç şeyler yaptıkları, kan donduran cinayetler işledikleri bir dünyaya giriş yapıyoruz. 

Öykünün başında Amansız Hozan'ın "kusursuz cinayet işleme ve canlı canlı deri yüzme rehberini" okurken kanınız donuyor. Çünkü öyküde üst düzey bir başhekimin belki farkedebileceği anatomik noktalardan bahsediliyor ve Batı'ya saygı duyuyorsunuz. Bahsedilen Kör Botan'ın çete içerisinde gücünü ispat ederken kullandığı aşırı kanlı ve şiddet içeren bölümler bir süreliğine sizi dumura uğratabilir. Çetenin kıdemlisi Cihansız Kaşar'ın, Botan'ın oğlanının beynini bir tokatla dağıtması, ardından Botan'ın delirip, Cihansız Kaşar'ı vahşice katledip, ardından on sekiz yaşındaki yeğenine vahşice tecavüz ettiği kısımları ilk anki şoktan dolayı ikinci, hatta üçüncü kez okumak durumunda kalabiliyorsunuz. Finaldeki Cain alıntısı da gayet güzel yerleştirilmiş. Kitaptaki tartışmasız en gore, en kanlı ve en şiddet içerikli öykü bu. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim.

7- Taş Uyur (Işın Beril Tetik)

Evet, sıra geldi bende en merak uyandıran öyküye. Sevgili Işın Beril Tetik'in yakın takibinde olduğumu, önceki postlarımdan anlamış olmanız gerekiyor. Gelin Otu'yla şiddetli şekilde sarsıp, Zifir Karanın Mavisi ile daha da çıtayı yükselten sevgili Tetik'in öyküsü. Öykü, başlangıcında saldırıya uğrayıp katledilen ve dağılan bir obanın hikayesiyle başlıyor. Obanın yaşlısı, yanında küçük torunuyla birlikte obanın ortasına bir taş dikiyor. Dikiyor ki, gelen, gören bu obayı hatırlasın diye. Öykü buradan itibaren günümüze geçiş yapıyor. Sinan, Karadeniz'de yapılacak çay tesisi projesinden sorumlu mühendistir. Sabah uyandığında inşaat alanının önünde yaşlı adamı görür. Adam, bıkmadan her gün inşaat alanına gelip, Sinan'a "Kaç git buradan!" uyarısını yapmaktadır. Köylüler ve yerel halk da buraya çay tesisi yapılmaması için çok uğraşmış ama paranın gücüne yenik düşmüşlerdir. Sinan, yaşlı adamı gönderirken, yaşlı adam dönüp Sinan'a, "Vay halinize oğul! Vay halinize" diye sayıklar. Şantiye şefi Şükrü Usta, kan ter içinde gelerek Sinan'a kazıda bir taş bulunduğunu söyler. Sinan taşın yanına gider; taş kocaman, ulu bir ağacın dibinde durmaktadır. Taşın orada durması tüm inşaatı durduracağından, tüm işçiler Sinan'a baskı yapmaktadır. Sinan, taşın üzerinde tuhaf Arapça yazılar olduğunu görür. Taşa dokunduğu anda kadim obaya ait tüm görüntüler gözünün önüne gelir. Gördüklerine dayanamayan Sinan, titreyerek yere yığılır. Yarı baygın şekilde taşa dokunulmamasını söyler. Mühendis arkadaşı Davut ise taşın kırılmasının gerektiğini söyler. Tam o anda peşpeşe üç kere derin bir sarsıntı meydana gelir. Sinan, tüm işçilere paydos verir. Sinan, geceleyin kaldıkları barakada Şükrü Usta'nın seslerine uyanır. Pencerenin önünden karaltıları beraber korkuyla izlerler. Bir müddet sonra gelen korkunç bir çığlıkla yerlerine mıhlanırlar. Tam o anda barakaları, görünmez bir el ile kaldırılıp yere atılır. Gelen seslerden diğer barakaların kaldırılıp oyuncak gibi fırlatıldığını anlarlar. Zorlukla dışarı çıkarlar. İşçiler de panik halindedir. Ulu ağacın olduğu tarafta ise yoğun bir sis tabakası vardır. Sisin içinden gelen biri vardır.

Sevgili Tetik, bu kez bir taşı korku öğesi olarak kullanmış. Başlarda gayet sakince giden öykünün gerilimi, camın önündeki karaltılar ve boğuk sarsıntıların ardından artmaya başlıyor. Önceki öykülerin haricinde, bu sefer gelen "kötülük" herkes için geliyor. Normalde tipik Anadolu korkusunda paranormal ve açıklanamayan olaylar, yalnızca yaşayan kişinin gözünden anlatılır. Burada dehşet tek kişilik değil; özellikle hoş bir detay. Davut'un çarpıldığı kısım, gerçekten korkutucu. İşçilerin bu olaya şahit olup dehşete kapılmaları, daha da korkutucu. Öykü, bu bölümden sonra giderek vitesi arttırıyor. Sevgili Tetik, yine "umutsuz ve dehşet verici survival run" öğesini burada da çok ustaca kullanmış. Öykünün bir başka farklı ve ilgi çekici detayıysa şu: Biraz gore bir öykü olmuş. Patlayan vücutlar, kırılan uzuvlar, vücuttan aniden fırlayan kökler. Sinan ve Şükrü Usta'nın kaçışı esnasında arkalarında korkunç şekilde devam eden katliam ve çığlıklar, o anda sizi puslu inşaat alanındaymış gibi hissettiriyor. Sinan'ın ağacın önünde taşı toplamaya çalışıp başaramaması ve arkasındaki gölgelerin sabırsızlığı da gayet iyiydi. İlginç şekilde de finale kadar korkunun dozu gittikçe artıyor. Normalde sinema ve televizyonda dahi aynı gerilimi uzun süreli şekilde izleyiciye hissettirmek çok zordur. Işın Beril Tetik, bunu yazarak başarmış, evet, yazarak. Işın Beril Tetik'in öyküsü de, merakla beklediğim öykülerdendi. Kendisi her öyküsünde üstüne biraz daha koyuyor, çıtayı daha da yükseltiyor. Kendisi, Davut'un çarpıldığı kısımın aslında çok daha korkutucu olduğunu, sonradan bu kısmı düzenlediğini de söyledi, dipnot olarak ekleyeyim. Sorsam da anlatmadı, bu da nazar boncuğu olsun. Kitapta seçtiğim en iyi üç öyküden biri de bu öykü. Ben bu öyküye 10 üzerinden 10 verdim ve In The Mouth of Madness filminden bir alıntıyla kendisine sesleniyorum: Do you read Işın Beril Tetik?

9- Misafirler (Galip Dursun)

Galip Dursun'un bu öyküsü, yine öğe açısından zengin bir öykü. Dursun, çok çeşitli öğeleri öykülerinde harmanlamayı seviyor. İyi de yapıyor. Misafirler, Alaca Ovası'nda uyanan bir çobanın öyküsüyle başlıyor. Çoban Çolak Hasan, uyanır ve davarına bir baktıktan sonra, yatağına, evine bir an önce gitmek istemektedir. Sevdiği kızı, Gonca'yı düşünür. Güneş yükselirken, Çolak Hasan, gelen yedi kişiyi görür. Adamlar, çobandan su isterler ama çoban onları su vermeyip, köydeki çeşmeye gönderir. Bir müddet sonra, muhtarın oğlu, besili bir kuzu istediğini söyler. Çoban, çocuğa kuzuyu verir. Çoban, sürüsünü geri gönderirken, yolun üzerindeki bir tepede ağaç görür. Ağacın dibinde bir karaltı vardır. Çoban, kuzuyu ve muhtarın oğlunu vücutları deşilmiş halde bulur. Karaltı da, kara sakallı bir adam suretinde çobana yaklaşır. Üstü başı kan içindedir. 

Köyün demircisi nalbant Rüstem Ağa, torunu Gonca'yı çok sevmektedir. Öyle ki, çocuğu çiftlik hayvanlarından dahi kıskanmakta, eğer günün birinde kıza zarar gelirse neler yapacağını bile hastalıklı şekilde düşünmektedir. O sırada torununa işlemeli bir hançer dövmektedir. Torunu Gonca da onu izlemektedir. Gonca, on dördüne yeni girmiş bir kızdır ve dilsizdir. Sürüye nasıl katıldığı belli olmayan bir keçiyle oyunlar oynamakta, keçiden ayrılmamaktadır. Gonca'nın annesi, zamanında davarı güderken, geri gelmez. Rüstem Ağa adeta delirir; sonraları köyde hali vakti yerinde "iki adamın" kaybolup gittiğini öğrenir. Her nasılsa kızı, kucağında bir bebekle çıkagelir. 

Gonca, bilmediği bir yerde uyanır. neler olduğunu anlayamaz ve köyün yolunu bulmaya çalışır. Köye vardığında Misafirler, demircinin dükkanının kapısında belirirler. Dedesi, Gonca'yı korumak istese de başaramaz. Gonca kaçar. Sonra uyandığı yıkık dergaha kaçıp, saklanmak ister. Dolunay ışığı ile birlikte tuhaflaşan Gonca, dergahta gördüğü "canavarların" tadını merak eder. 

Galip Dursun, önceki kitaplarda olmayan hatta dergiler ve sosyal medyada dahi denenmemiş bir şeyi denemiş. Ben öyküyü bitirir bitirmez kurt adam sanmıştım. Fakat sonradan Galip abi, "Misafir"lerin birer shapeshifter (şekil değiştiren) olduğunu söyledi. Evet, yanlış duymadınız, bir shapeshifter öyküsü var karşımızda. Gerçekten ürkütücü bulduğum kısım, Misafirler'in eve girdikten sonra Rüstem Ağa'yla ocak ışığında yaptıkları ve sürekli tekrar eden konuşmalarıydı; ciddi şekilde ürkütücü ve rahatsız ediciydi. (Galip abi bu kısım için özellikle çalıştığını söylemiş, gerçekten çok da başarılı olmuş) Galip Dursun, normalde bizim kültürümüzde pek adı geçmeyen şekil değiştirenleri öyküsünde kullanarak çok ama çok riskli bir işin altından kalkmasını bilmiş. Kendisinin keçilere olan sempatisini de bu öyküyle görmüş olduk. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim.

10- Yaşbaz (Murat Baykan)

Murat Baykan'ın öyküsü, gece vakti define aramaya giden bir grup genç adamla başlıyor. Buldukları antik anıtmezarda büyükçe bir madalyon bulan adamlar, şen şakrak şekilde kalacakları bağ evin doğru yol alırlar. Adamlardan Kerim'in karısı Dilek, kaynanası Hanife ve onun kardeşi Rıfat ile birlikte, minik kızı Azime'yi uyutmaya çalışmaktadır. Dilek, yarım saattir sobada duran suyun kaynamadığını Hanife'ye söyler. Hanife'nin burnuna çöven kokusu gelir ve donakalır. Sorduklarında da "Yaşbaz geldi" der ve hemen evi okuyup üflemeye başlar. İçerideki gazlı katalitik sobanın gazından rahatsız olan Dilek'i haşlayıp, kapıları pencereleri katiyen açtırmaz. Evdekilere de eğer gelirse, Kerim'i eve almamalarını söyler. Bağ evindeyse Kerim'in burnuna çöven kokusu gelir. Arkadaşı İzzet, ot içip, Yaşbaz'dan bahsettiği ve kafayı bulduğu için onu evden dışarı atar. Kerim sinirle dışarı çıkıp önce koynundaki madalyona, sonra da saatine bakar. Saat sekizi göstermesine rağmen, hala sabah olmamıştır. Eve doğru hızlı adımlarla yürümeye başlayan Kerim, patika yola girdiğinde yolda dikilen bir karaltı görür. Karaltıya seslenen Kerim, bağ evindeki arkadaşlarından Yasin'in cevap verdiğini duyar. Karanlıktaki çocuğun gülümsemesi korkutucudur. Kerim'e "Hanife ebem seni eve sokmaz Kerim abi!" diye seslendikten sonra yokolur. Kerim, dehşet içinde bağ evine geri döner. Kapıyı yumruklar ama içerde kimse yoktur. Kerim vazgeçer ve İzzet'in traktörüne atlayıp evine doğru yol alır. Evde is Hanife, evdekilere güvenmez ve kapının önündeki sedire oturur ama uykuya yenik düşer. Rıfat da odanın ışığını söndürüp, kırmızı gece lambasını yakar ve burnuna hoş bir koku gelir. O anda kapı çalınır. Rıfat kapıya eğilip, "Kerim?" diye seslenir. Kerim de "Irfad emmi" diye yanıtlar.

Kitabın son öyküsü olan Yaşbaz, kitaba yaraşır bir "son öykü". Yolun ortasındaki karaltının tam da seçilemeyen görüntüsü ve karakterin arkadaşının ağzından konuşması kısmı, ilk gerilimi yaşatıyor. Ama asıl dehşet, Rıfat'ın kapıyı açmasından sonra başlıyor. Loş kırmızı ışıkta habersiz uyuyakalan Hanife'nin Rıfat'ı görmesi ve Rıfat'a engel olamaması, kapı eşiğinde kimsenin olmaması gibi detaylar, genç yaştaki okuyucuların tansiyonunu ciddi şekilde yükseltebiliyor. Asıl korkunç kısım, tüm bu olayların döngü şeklinde sürekli ve sürekli şekilde tekrar etmesi. Bir an, minik Azime'nin yaşam belirtileri göstermesiyle ben de Kerim gibi sevinmiştim. Daha sonra şok edici şekilde bebeğin de bu döngüde olduğunu farkediyorsunuz. Finalde, bebeğin her seferinde Kerim'in elinden kayıp düşmesi ve artık yaralanıp, tek gözünün açılması (Özellikle bebeğin böyle korkunç bir olaya maruz kalması durumunu açık şekilde yazmak çok cesurca. Kanım donsa da takdir ettim.) ve en sonunda Kerim'in altında ezilmesi, sizi beyninizden vurulmuşa çeviriyor. Yaşbaz'ın tüm ailenin ömrünü çekip almasıyla öykü final yapıyor. Murat Baykan'ın Aşkın Karanlık Yüzü'ndeki öyküsü Oğullar, kitapta en çok dikkatimi çeken ve en çok beğendiğim öyküydü. Baykan, bu öyküde kullandığı "zamanı ve mekanı eğip bükmek" gibi güzel ve ilgi çekici bir öğeyi, bu öyküsünde de kullanmış, harika olmuş. Gerçekten harika olmuş. Kitapta en beğendiğim üç öyküden de biri buydu. Ama kitabın açık ara en iyi ve en korkutucu öyküsü Yaşbaz. Bundan sonra sevgili Murat Baykan'ın takibinde olduğumu da bildirmek isterim. Hiç tartışmasız, kitabın en iyisi. Ben bu öyküye ezber bozarak, 10 üzerinden 11 verdim. 

Sonuç itibariyle, zengin kültürümüzden beslenen, "bizden" olan, kendimize ait "korkuyu" biraraya gelerek bizlerle buluşturan bu yetenekli yazarların elinden çıkmış olan bu güzel serinin üçüncü kitabı, korku dozunu daha da arttıran ve serinin benim gibi sıkı takipçilerini fazlasıyla memnun eden bir kitap. Dördüncüsü veya beşincisini (ya da belki altıncısını?) okur muyuz, şimdilik bilinmez tabii. Ama Anadolu Korku Öyküleri serisi, Türk korku edebiyatına dair çok önemli bir mihenk taşı bile sayılabilir. Üç kitapta da öyküleriyle yer edinmiş tüm yazarların aklına, kalemine ve zekalarına sağlık diyor ve yorumumu sonlandırıyorum. 

(Yorum kısmına düşüncelerinizi yazabilirsiniz ya da sizi şöyle alalım.)

1 Aralık 2017 Cuma

Anadolu Korku Öyküleri 2 - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

İlk kitabın detaylı yorumunu son postta yazmıştım ve bu akşam da kitabın ikinci cildini uzunca yorumlayacağım. Evet.

Dediğim gibi ilk kitabı erbaş koğuşunda okuyup, tuvaletimi içeri doğru yaptığım zamanlar tekrar gözümün önüne geldi. Yüz tane kalıp gibi herifle paylaştığım ortak yaşam alanına rağmen, gözüm hep kapının açık kalmış aralığındaydı, hiç unutmam. Nihayetinde Kurban Bayramı gelip çatmış, yine çift çarşı izninde soluğu yine Dost Kitabevi'nde almıştım. İkinci cilt de elimdeydi. Yine Bourbon Cafe'de söylediğim acı Americano (alışkanlıklarımı sahiplenirim) eşliğinde kitaba başladım. Kavurucu Ankara yazında yine uyku tutmayacaktı. Sorun yoktu; çünkü tezkere almama oldukça az bir zamanım kalmıştı. Üstelik kitaba başladığımda, artık kendi öykülerimi de yazmaya başlamıştım. Evet, başlıyorum...


DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Zifir Karanın Mavisi (Işın Beril Tetik)

Gelin Otu gibi çok iyi bir öykünün ardından, Beril Tetik bizi bu güzel öyküsüyle karşılıyor. Öyküde eski Türklerin "Kara Neme" adı verdiği kötü bir ruhun, geçmişte yapılmış bir anlaşma için geri gelmesini anlatıyor. Ana karakter Ekin, kardeşleri gibi gördüğü Azra ve Adem ile birlikte bazı cevapları bulmak üzere köyüne geliyor. Bir anda evin bahçesindeki köpeklerin tuhaf şekilde havlamaları, bizi gelen gerilime hazırlıyor. Dikkatimi çeken ve başarılı bulduğum sekanslar, yaratığın yerde yatan Azra'ya uzuvlarını batırıp, tüm vücudunu emerek çekmesi, yaratığın çıkardığı oldukça ürkütücü sesler ve bilinmeyen kara lisanda nefretle bağırdığı kısımlardı. Eski anlatılarda da sıkça bahsedilen "su saftır, su temizdir" vurgusu da bu öyküde var. Flashback kısımları, verilen adak, gelinin kaderini isteksiz kabullenişi ama aynı zamanda kararlı ve nefret dolu dileğinin anlatıldığı kısımlar da gayet başarılı. Sevgili Beril Tetik, öykülerinde sıkça "survival run" temasını işliyor, iyi de ediyor. Gelin Otu'nda genç bir kadın ve bebeğini okumuştuk. Burada da beraber büyümüş üç gencin yalnızlığı, çaresizliği ve bilinmeyene duydukları korku var. Suyu geçtiklerinde yaratığın arkalarından bilinmeyen bir lisanda bağırıp çağırması da ayrıca korkutucu. Öykünün finali ise, yine iyi sonla bitmiyor. İyi ki de bitmiyor.

Sevgili Tetik, yine gizem ve korkunun dozunu oldukça iyi ayarlamış; açılış öyküsü olarak da gayet iyi. Ama atmosfer olarak Gelin Otu'nun biraz gerisinde kalıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

2- Konuşmayanlar (Umut Dülger)

Konuşmayanlar, arkadaşının kaybındaki esrar perdesini aralamaya çalışan bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor bizlere. Ali Faik, töre cinayetleri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak için bir köye gider. Ama kendisinden günlerce haber alınamaz. Sonraları bulunduğunda aklını yitirmiştir. Bir akıl hastanesine kapatılır. Bir yıl sonra da yattığı yatakta uyanamaz. Arkadaşı Yusuf ise, Ali Faik'in yattığı hastaneye gider, ufak bir "bağış" karşılığında Ali Faik'in ses kayıtlarına ulaşır. Kayıtlarda Ali Faik'in sürekli bahsettiği bir "O" vardır. Yusuf, gazetenin patronu ile konuşur ve Ali Faik'in gittiği köye yol alır. 

Anadolu mitinde çokça işlenen "köye musallat olan yaratığa adak verme" konusu işlenmiş. Gülcan'ın kendi öz babası-amcası ve kuzenleri tarafından hunharca dövülüp, tecavüze uğraması, ardından da yaratığa teslim edildiği ritüel bölümleri gerçekten çok etkileyici. Ali Faik'e insan suretinde bakan Yelbegen'in o ürkütücü görüntü tasviri de gayet iyi. Zaman kurgusu da okuyucunun aklını bulandırmıyor. Tüm bu artı puanların karşılığı olarak, finali çok daha etkili ve vurucu olabilirdi diye düşünüyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim.

3- Şer Karışan Vakit (Ayşegül Nergis)

Ayşegül Nergis'in ikinci kitaptaki öyküsü, bir düğünle başlıyor. Ana karakter, arkadaşı Zeynep'in Trakya'daki evinde tatilini geçirmektedir. Düğündeki Gelin, oldukça esrarengiz bir kızdır ve köyde bolca üç harfli hikayeleri anlatılmaktadır. 

Açıkçası bu öykü de günce tarzında yazılmış gibi duruyor. İlerleyen günlerde köyde yaşanan "açıklanamayan" olaylar, aslında çok da "açıklanamayan" olamıyor. Ya da o etkiyi bırakamıyor diyeyim. Daha çok, iki genç kadının sıkıcı kırsal deneyimlerini anlatmasına benziyor aslında. Finale doğru ortaya çıkan köyün yaşlı nenesi ve korkutucu Gelin karakterinin "fairy" formunda ana karaktere "bööö:)" yapması dışında herhangi bir kopma noktası da yok. Finalde Gelin karakterinin yine ateşböcekleri şeklinde istilaya gelmesi ama yaşlı ecinni kadınla "versus" modunda karşılaşıp sonra da yaşlı kadın tarafından yutulması gibi kısımlar, öyküyü ciddiye almamı zorlaştırdı, hem de çok. Öykünün yakın bir arkadaş ile deneyimlenmiş bir olaydan öteye gitmemesi, (ağır alkollü bir gecede yakın arkadaşınızla meteor yağmuruna tanık olmak gibi) korkutucu öğelerin ciddi anlamdaki azlığı öyküyü biraz aşağıya çekiyor. Gelin karakterinin Istranca Dağları tarafından olması biraz ilgimi çekti. Gelin'in geçmişine daha fazla inilebilirdi. Ben bu öyküye 10 üzerinden 4 verdim. 

Burada genel olarak bir yorumda bulunacağım: Burada yaptığım puanlama, tamamen öznel bir puanlama. Öyküyü okursunuz, etkilenir veya etkilenmezsiniz. Okuyucunun ne talep ettiğine göre değişir. Ben şahsen, okuduğum öykülerde, küçükken köylerde dinlediğim öykülerdeki tadı almak istiyorum mesela. Bir diğer okuyucu da içine romantizm katılmış öyküleri sevebilir, bir diğeri de gerilim ağırlıklı sevebilir. Tekrar söylüyorum, okuyucuya kalmış bişey bu. 

4- Gece Işığı (Demokan Atasoy)

Gece Işığı, okuyanda farklı bir tat bırakan bir öykü olarak dikkati çekiyor. 70'lerin kırsalında geçen bu öyküde, Azil, anasıyla yaşayan ve çobanlık yapan bir gençtir. Bir gün Oğul Derviş adındaki gizemli bir adam, üzerindeki kadim hırkasıyla çıkagelir. Gizemli adam, otuzlarında (ya da kırklarında) görünmesine rağmen, Azil'in dedesinin arkadaşı olduğunu söyler. Azil'in sürüsünü otlattığı çayırda ise, kadim bir orman ruhu, binlerce yıllık uykusundan sonra bir bedene kavuşup, yeryüzünde yürümek ister. Bunun için de kızı olan bir orman perisine, Aykız'a, Azil'i baştan çıkarıp kendisine getirmesini söyler. Aykız, başta buna uysa da, Azil'i görür görmez ona aşık olur ve onu orman ruhuna kurban vermek istemez. O gün otlağa Azil ile birlikte giden Oğul Derviş, bazı gariplikler sezer ve eve dönüş yolunda Aykız karşılarına çıkar. Korkan Azil kaçarken orman ruhu onu bacağından yakalar. Oğul Derviş de buna engel olmaya çalışır. Aykız da Azil'i kendisine istemektedir. Oğul Derviş, kendisini orman ruhuna teslim ederek, Azil'i kurtarır ve asıl görevinin bu olduğunu anlar. Azil, uyandığında Oğul Derviş'in hırkasını üzerinde görür. Anası ve bütün köy ahalisi ona bakmaktadır. Azil, annesiyle beraber köye doğru yol alır; köy ahalisi de onu takip eder.

Açıkçası kitaptaki genel klasik korku anatemasında olmayan bir öykü olduğu için, ilk okuyuşta biraz farklı bir his verebilir bu öykü size. Bununla birlikte öykü, altyapısını 13.yy'daki derviş edebiyatından alıyor. Gizemli ve kadim bir kişi olan Oğul Derviş, karakter özellikleri ve çizilen profil açısından, eski kayıtlarda ve deyişlerde sıkça bahsedilen Sarı Saltuk karakteriyle oldukça örtüşüyor. Sarı Saltuk kişiliğinin, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde Muhammed Buhari ismiyle sıkça bahsedildiğini de ekleyeyim. Sevgili Demokan Atasoy, korkuda farklı bir türü denemiş ve gerek karakter derinlikleri, gerekse kurgudaki başarısıyla oldukça güzel bir iş kotarmış. Öykünün baş kadın karakterinin adının Reyhan olması ise, kişisel olarak böğrüme koca bir hançer saplamıştır:( Evet, konuyu dağıtmayalım. Ben bu öyküye (korkunun bu türüne henüz alışamasam da) 10 üzerinden 8 verdim. 

5- Fırtınalar Takvimi (Koray Günyaşar)

Fırtınalar Takvimi'nde, azılı bir ifritin, birkaç nesilde bir, tüm ordusuyla gelip, köyleri yakıp yıkması ve köylülerin korku içindeki bekleyişi anlatılıyor. Öyküde, böyle bir "istilayı" genç kızlığında görmüş, şimdiyse ihtiyarlamış olan Hafıza adlı kadının ağzından da dinliyoruz. Hafıza Kadın, anlattığı dehşetin içinde bir de Muahhir, İlhan, Çolpan gibi isimlerle anılan, yarı insan, yarı peri olan zamanında "karışmış" kadim bir savaşçının varlığından bahsediyor. Çolpan isimli bu savaşçı, insanoğlunu korumak ve insanoğlunun neslinin devam edebilmesi için yemin etmiş bir varlıktır. Bir yıldırımla başlayan "istila" gitgide daha da korkunçlaşır ve Çolpan, elindeki palasıyla, ecinni ordularının karşısına köy ahalisi ile birlikte dikilecektir.

Öykü, yarattığı atmosfer ile gayet güzel bir giriş yapıyor. Çolpan'ın "kurtarıcı" rolüne bürünmesi, sonradan Hafıza Kadın'ın ve diğer köylülerin "ele geçirilmesi", Hafıza Kadın'ın bu savaşın neden başladığı ile ilgili konuştuğu kısımlar güzel işlenmiş. Yine de gelişme kısmındaki diyalogların fazlalığı, okuyucuyu biraz öyküden koparabiliyor. Genel olarak, alıştığımız yerel "anadolu korku öyküsünün" biraz daha epikleştirilmiş hali de denebilir. Yine de dediğim gibi, gelişme kısmında biraz öyküden kopabiliyorsunuz. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim. 

6- Oba (Galip Dursun)

Galip Dursun'un kendine özel tarzıyla yazdığı Oba, tuhaf şekiller ve Arapça yazıların olduğu bir mağarada başlıyor. Ana karakter Celil, ailesiyle köyüne gelir. Zamanla canı sıkılmaya başlayan Celil'e arkadaşlık etmesi için, köyden Halim isimli bir çocuk getirilir. Halim, köyün dışında oturmaktadır. Halim, Celil'e "akla hayale sığmayacak hikayeler" anlatmaktadır. (Çocukken sitenin bahçesinde diğer çocuklarla bu tür öyküler anlatıp, konuştuğumuzu hatırladım) Sonraki yaz tatilinde de Halim, Celil'e aynı hikayelerden anlatmaya devam eder. Dönüşte, "nereden geldiği belli olmayan bir araba" yüzünden kaza olur ve Celil, ailesini kaybeder. Sonra gittiği köye karşı bir nefret besleyen Celil, kötü işlere bulaşır; en sonunda hapse girip, çıkar. Sonraları basit bir anlaşmazlık yüzünden kariyerini mahveder ve köye gitme kararı alır. Köye geldiğinde bir dizi tuhaf olay yaşar ve mağarada uyanır. Halim, kendisine yeni bir öykü anlatmaya başlar.


Özellikle Halim'de bir "sorun" olduğunun ciddi şekilde anlaşılması ve Celil'in mağarada uyandıktan sonra ateşin ışığında gördüğü kara silüetler, gerilimi gitgide arttırıyor. Halim'in Celil'i bir gölgenin elinden kurtarıp, diğer gölgelere gayet doğal bir şekilde "Hop, geri basın bakalım." demesi, bir anda tansiyonunuzu çıkarabilir. Hem de gencecik yaşınızda. Halim'in suretinin de bir gölgeye dönüşmesi ve ayaklarının ters olmasını söylemiyorum bile. Ayrıca Halim'in hikayesiyle ilgili spoiler vermek istemiyorum, zira gerçekten çok ama çok güzel. Celil'in ise grup terapisi gibi yanındaki "gölgelerle" bu öyküleri dinlemesi ise daha korkunç. Son iki sayfayı ise söylemek dahi istemiyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 9 verdim. 


7- Mezardan Gelen (Mehmet Berk Yaltırık)

Sevgili Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık, kitabın son öyküsünde bizi 1900'lü yılların başındaki Konya vilayetine götürüyor. Kapalı ve fırtınalı bir akşamda hızlıca ilerleyen bir fayton ile öyküye başlıyoruz. Ratıp Bey, Konya Defterdarlığı'na yeni atanmış bir katiptir. O devrin Konya'sı ise, geceleri düzenlenen alemlerle meşhur olmuş bir şehirdir. Hovardalar, rakkaseler, meyler, sazlar ve sözlerin olduğu son dönem Osmanlı şehir tasvirini, Yaltırık'ın kurgudaki başarısıyla adeta yaşamış gibi hissediyorsunuz. Ratıp Bey, devlet dairesine yanında Gavur Efe isimli bir külhanbeyi ile gelen bir rakkaseden etkilenir ve dönemin zenginlerinden birisinin davetine katılır. O sıralarda da şehirde bulunan bazı çocuk cesetleri yüzünden, akşamcıların önemli kısmı, eğlencelerine bir süre ara vermiştir. Ratıp Bey'in gittiği oturak aleminde içki ikram edip, dans eden rakkase, devlet dairesinde gördüğü rakkasedir. Alkolün tesiri ve dansözün aşırı kışkırtıcı raksıyla kendinden geçen Ratıp Bey, kadını elde etmenin yollarını aramaya başlar. Kadının odasına bir cesaret giren Ratıp Bey, rakkaseden Gavur Efe'nin zamanında bir faytoncuyla ilişki yaşayıp hamile kalan Gülsüm adındaki bir kızı, halka linç ettirip öldürttüğünü dehşet içinde öğrenir. Eve giden Ratıp Bey, çarpık ve korkunç bir yaratığın karısını ve oğlunu katledip, kanlarını içtiğini görür. Hortlak, Gülsüm'dür ve asıl istediği Gavur Efe'dir. Gavur Efe'den intikam almak için yola koyulan Ratıp Bey, Gavur Efe tarafından vurulur. 

Sevgili Yaltırık, aslen tarihçi olup, kabadayılara yönelik karşı konulamaz bir zaafı olduğu için klasik olarak yine 1900'ler Osmanlı'sını konu almış. Özellikle dönemi tam olarak okuyucuya hissettirmesi, Yaltırık'ın en büyük artısı. Tasvirdeki başarısına zaten değinmiştim. Rakkasenin dansının olduğu kısımda ise adeta oturak alemindeymiş gibi hissedip, siz de Ratıp Bey gibi bir nara atmak istiyorsunuz. Hortlağın Ratıp Bey'in karısını ve oğlunu katlettiği kısımdaki gerilim çok başarılı. Final bölümü ise, bolca aksiyonlu geçiyor ve gerçekten öykünün sonunu bir an önce görmek istiyorsunuz. Final sekansı ise, vuruculuğu ile dehşeti tavan yapıyor ve o tedirginlik hissi ile kışın ayazında ortada kalmış gibi hissediyorsunuz. Finalin, Chucky's Bride filminin son sahnesiyle ciddi anlamda benzerliği de gözümden kaçmadı. Yaltırık, kültürümüzde halihazırda bulunan ama biraz daha geride kalmış olan "hortlak" yaratığını kullanmış, çok da iyi etmiş.Tarihi bir kişilik olan Fehim Paşa'nın adının öyküde geçmesi ise benim için kişisel olarak hoş bir ayrıntı. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

Sonuç olarak, ilk kitapla "bizden olan" yerel tatlarla da gerçekten çok kaliteli işler çıkabileceğini okuyucuya ispatlamış olan bu yazarlar, ikinci kitapta biraz daha "oturaklı ve olmuş" bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. İlk kitaba göre korku öğeleri biraz daha az olsa da, kurgu ve işleniş açısından en az ilki kadar iyi bir düzeyde. Eğer birinci kitabı okuduysanız, bunu da kesinlikle okumak isteyeceksiniz. Üçüncü kitabın detaylı yorumunda nasipse görüşmek üzere.