7 Kasım 2020 Cumartesi

Istrancalı Abdülharis Paşa (OKUR GÖZÜYLE İNCELEME)

Merhabalar, uzun bir aradan sonra yine harika bir kitap incelemesi için post yazmak nasip oldu. Songulyabani mahlasıyla, özellikle Twitter'da yazdığı floodlar ve yaptığı Twitch canlı yayınlarıyla şahsına münhasır bir kitleye sahip olan tarihçi ve yazar Mehmet Berk Yaltırık'ın Istrancalı Abdülharis Paşa kitabı, 2019'un Mayıs ayında okurlarıyla buluştu. 
 
Öncelikle kitabın benim için çok daha özel bir yere sahip olduğunu belirtmek isterim. Kitabın antagonisti olan Abdülharis Paşa karakteri, yazarı tarafından yıllardır ilmek ilmek işlenmiş, altyapısı çok sağlam bir karakter. Benim de nam-ı diğer, "Şerruh Paşa" ile tanışmam da sevgili Yaltırık'ın blog sayfası zamanlarına dayanıyor. Zira Abdülharis Paşa'nın, burada kendisine ait, kısa ama karaktere dair fikir veren, "Şerruh Paşa'nın Sırrı" isimli, ürkütücü bir öyküsü bulunuyor. Benim, "Paşa Hazretleri"ne olan hayranlığım da bu öyküyle başlamıştı. Sonraları, sevgili Yaltırık'ın, Abdülharis Paşa'yı farklı ve daha güncel bir hikayede konu alan, sürükleyici bir tefrika dizisi de yayınlaması, karaktere olan halihazırdaki sempatimi, giderek arttırdı. Yaltırık'ın karakteri daha da işleyip, romanını yazacak olması da beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Zira Abdülharis Paşa, duruşundan, konuşmasına, tavırlarından, ürkütücülüğüne, çok ilgi çekici ve merak uyandırıcı bir karakter. Evet, inceleme kısmına başlayalım.

Kitap, Mehmet Berk Yaltırık'ın böyle bir karakter tasarlarken aldığı ilham ve roman yazım süreci içerisinde destek aldığı kişilere teşekkürlerini sunan bir önsözle bizi karşılıyor. (Yazım süreci esnasında bazı ufak yardımlar ve fikir alışverişlerine istinaden, sevgili Yaltırık, önsözde şahsıma da teşekkürlerini ileterek, benim için çok hoş bir jest yapmış, buradan ben de kendisine tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum.)

Roman, 1665 yılında Anadolu'nun bozkırdaki bir obasında başlıyor ve daha sonra günümüze de gelerek, iki farklı zaman diliminde ilerliyor. Bir tarafta Karçarlu obasının beyi İshak Beg'in yörüklüğü bırakıp, Ankara sancakbeyine tabii olması, diğer tarafta da Edirne'nin saygınlığı azalmış ailelerinden birinin araştırma görevlisi olan oğlu Asil'in, Karçarlu obasıyla ilgili takıntısını ve nişanlısı Güldem'le aralarındaki ilişkiye dair detayları öğreniyoruz. Kitabın bu kısımlarında, yörüklükten derebeyliğe geçen bir obanın, zamanla asimile olmasını, diri tutmaya çalıştıkları törelerini ve adetlerini yavaş yavaş farketmeden terkettiklerini görüyoruz. Diğer tarafta ise Asil'in zihninde flashback olarak çakan isimler, imgeler ve rüyalar, giderek bir takıntı haline geliyor.

Kitabın ilerleyen sürecinde, İshak Beg'in, "bey" olarak sorumluluklarını, görevlerini sorgulaması, halkına karşı takınması gereken kimlik hakkında yaşadığı iç hesaplaşmalar, klasik "kimlik bunalımı" yerine daha çok daha akıcı şekilde anlatılmış. "Edinilmiş iktidar" mefhumundan ötürü, yapılan "korkunç" bir yanlışın sonrasında gelişen daha da ürkütücü bir süreç bizi bekliyor. "Atılan ok, bir daha geri dönmez" lafını hatırlatırcasına, yanlışın "atılan bir ok" ile gerçekleşmesi detayı da oldukça hoş. Diğer tarafta, günümüzde Asil'in, nişanlısı Güldem ile birlikte, olaylara ve birbirlerine verdikleri tepkiler çok doğal. Radyodan salınan müziklerin, ilgili kısımlarla olan uyumu da gerçekten çok güzel detaylar. (Özellikle Sleepy Hollow ve Ichabod Crane detayları, yüzüme bir Münir Özkul gülümsemesi yerleştirdi.) "Şimşeklerin çaktığı bir akşamda, gotik ve mum ışığında sevgiliyle içilen şarap" fikri de, korku ve gerilimi seven biri olarak, bilinçaltımı baya bir gıdıkladı, itiraf ediyorum.

Ve sonunda, kitabın ana karakteri olan Abdülharis Paşa'nın doğum süreci ve ergenliğe girişi anlatılıyor. Burada, Abdülharis'in, "bey oğlu" olma zorunluluğu ve bunun Abdülharis üzerindeki baskıları, bir taraftan "Abdülcük"ün halkı içerisinde yer edinme, hatta yer yer caka satma gibi ergenliğe yeni adım atan, 17.yy Balkanlarında yaşayan bir delikanlının ergenliğe geçiş süreci, karşı cinsi farketmesi ve kendini ispatlamak için eline geçen fırsatları iyi bir şekilde kullanmasını, karakterle özdeşleşerek görüyoruz.

YAZARIN NOTU: "Adama gelmez hatun kısmından bir faide more!" repliği, ayrıca hoşuma gitti.

Sırada, Abdülharis'in kendini, beyliğine ve Osmanlı'ya ispat edebilmek için aradığı eşsiz fırsatı değerlendirmesine ve Osmanlı adına cephede kazandığı kişisel başarıları okuyoruz. Özellikle parantez açmak istediğim kısım, sevgili Yaltırık'ın, orduyu ve savaş alanını anlatırken kullandığı üst düzey tasvir yeteneği. Yazarın tasvirdeki mahareti sebebiyle, Osmanlı'nın ordusunu, "nehirleri içerek kurutan Xerxes'in Pers ordusu" gibi görmeye başlayıp, savaş kısımlarını okurken de Nef'i kasidesi okuyormuş gibi kılıç şakırtılarını, tozu, kanı ve pisliği yüzünüzde hissedebiliyorsunuz. Mehmet Berk Yaltırık'ın önceki öykülerinde ve eserlerinde de tasvirdeki bu başarısını görebilmek mümkün. Filizleri atılan karakterin asıl gelişimi ise orduda yaşadıkları ve görüp geçirdiği şeylerle başlıyor. Genç ve gelecek vaadeden bir derebeyi iken bir anda kaçak olup, kendini insanlardan soyutladığı, yaralandığı, aç gezdiği ve hatta "karışanları" gördüğü kısımlar, çok kısa bir zamanda yaşanan karakter değişimini gayet güzel vurgulamış. Sonraki kısımlara da altyapı oluşturan bu bölümler, Abdülharis Paşa'nın umudunu yitirdiği bir sırada kendisine yaklaşan "garip suretli adamlar" tarafından bulunmasıyla, bambaşka bir safhaya geçiş yapıyor.

Abdülharis'in serdengeçtiliği ve birlik olduğu "hayduk" çetesiyle olan süreci ve buradayken yaşadığı travmatik olaylar, duygu-durum geçişleri, bizi karaktere dair ufak ufak hazırlayan süreçler. Bir grup acımasız ve korkunç eşkıyanın arasındaki sürede, biz de okur olarak Abdülharis'le sık ormanlar ve dağlar arasında adam kesiyor, haraç alıyor, işkence yapıyor ve al topuklu beyaz kuzularla güreş tutar hale geliyoruz (burada inceleme yazarı, sakal atma hareketi yapmaktadır). Romanın konusunun haricinde, gerçekten de 17.yy da bir eşkıya grubunun yaşayışı, var olabilmek adına yaptıkları ve birbirleri arasındaki garip hiyerarşik ilişkiye, çok detaylı şekilde vakıf oluyoruz. Hem sosyal hem beşeri olarak, hem de dönem Osmanlı'sının devlet yönetimine dair ufak detayları, yer yer doğrudan, yer yer dolaylı olarak, bu kısımda öğrenebilmek mümkün. Tabii bu esnada, Abdülharis'in giderek hissizleşip, zalim, gaddar ve çok tehlikeli birine dönüşümü de aktarılıyor. Bazı bölümlerde eşkıya grubunun yaptığı işkenceler, kurgu mudur, gerçek midir bilinmez, çok yaratıcı. Malum dönüşüm hasebiyle, Abdülharis'in bu hissizlikle oynamaya başladığı tehlikeli bir kumar, yine akışın seyrini değiştiriyor. Günümüz kısmında ise Asil'in araştırması sırasında akademisyenlerle arasındaki sancılı ve bir o kadar da mecburi ilişkileri, hem annesi hem de nişanlısı Güldem arasında kalması, basiretsizliğinin aklına gelişi, atalarının sahip olduğu kudrete hayranlıkla bakması ve hayatına dair kontrolsüzlüğünün, hocası İsfendiyar tarafından eleştirilmesi, güzel detaylar. Sevgili Yaltırık, çok ufak ve güzel dokunuşlarla akademisyen egosunu hicvetmeyi başarmış; ayrıca takdir ettim.

Sonraki süreç, Abdülharis'in gerçek anlamda yükselişi, evine dönerek beyliği alması ve kendisine paşalığın verilişi ile devam ediyor. Hem orduda, hem de şakilik zamanlarında kişiliği katılaşan Abdülharis'in, zekasını ve şüpheciliğini de kullanarak, mıntıkasında göz bile açtırmaması, her ne kadar Osmanlı'ya tabii olsa da, bölgesini savunurken acımasız eşkıya yöntemleri kullanması ve en sonunda çocukların, "sus yoksa seni Abdülharis Paşa'ya veririm!" denilerek, korkutulduğu bir karaktere evrilmesi ile devam ediyor.

Romandaki asıl kırılma noktasıysa, bir ihanet ile geliyor. Yine yabanda göz açtırmayan, iki ayaklı kurt olmuş eşkıyaların vahşi doğası ortaya çıkıyor ve paşamız, hiç beklemediği yerden büyük darbeyi alarak, ürkütücü doğasına geçişini tamamlıyor. Özellikle paşanın kız kardeşi İsmihan'ın bulunduğu kısımlar, gerçekten çok ürkütücü. Hatta İsmihan karakteri, zaman zaman, romanın korku seviyesini tek başına sırtlamış. 

Kitabın kalan kısmı, Abdülharis Paşa'nın Osmanlı'nın çöküşü, cumhuriyetin kuruluşu ve bir çok olay esnasında unvanını muhafaza ederek, değişen dünyaya ayak uydurması, hatta ve hatta teknolojiyi bile kullanarak, kendine yeni kurbanlar bulması ile devam ediyor. Tam bu esnada, Paşa'nın, kitapta çok ince şekilde kurgulanmış bir başka karakter ile karşılaşmasını okuyoruz. Muhtemelen sonraki kitaplarda bu karakteri daha sık okuyacağımızı tahmin ettiğim için, fazla detaya girmeyeceğim.

Geçmiş ve şimdiki zamanın bir araya geldiği final sekansında ise neyin ne olduğu apaçık ortaya çıkıyor ve dehşet verici gerçekle yüz yüze geliyoruz. Roman, gayet güzel bir finalle bitiyor.

Kendimce kitabın güzel tarafları
 
Tasvirlerin çok güzel oluşu, öykünün gayet güzel ilerlemesi (hatta bazı zamanlarda kitap akıp gidebiliyor) zaman atlamalarının güzel verilişi ve kronolojiye verilen önem. Karakter gelişimleri ve yazılışları çok başarılı. Tarihteki gerçek olaylara dirsek temasında seyreden hikaye. Hem geçmiş hem de günümüz insanı üzerinden, çok yerinde sosyal ve psikolojik tespitler. Topluma, insanlara, akademisyen çevrelerine, erkeğe, kadına, kısaca hicvedilecek çoğu şeye tam dozunda ve tadında hicvedilmesi. Hollywoodvari herhangi bir öğenin kitapta bulunmaması.

Kendimce kitabın kötü tarafları
 
Asil'in bulunduğu kısımlar, Paşa'nın bulunduğu kısımlara göre çok daha sönük. Kitaba renk katan "playlist" olayı güzel düşünülmüş ama yine de yer yer fazla sıkıcı. Özellikle klasik akademisyen çevresindeki kişilerin hırsları ve egoları ya da kadın karakterin çok doğal ama gereksiz tepkilerini okumak, Paşa'nın yolculuğuna kıyasla daha az tercih edilebilir olabiliyor.

Yer yer aşina olmadığımız bazı kelimeler, deyimler ya da deyişler, anlatımda karşımıza çıkabiliyor fakat okumayı çok da etkilemiyor. Olumsuz diyebileceğim son şey de, tarihlerin, isimlerin ara ara çok fazlalaşması. Belli bir kısımda, bundan dolayı kitaptan biraz koptuğumu hatırlıyorum. Fakat yine de roman, sonraları toparlıyor. Korku düzeyinin beklediğimden az olduğunu da ekleyeyim.

Sonuç olarak, sevgili Yaltırık'ın uzun süredir üzerinde ilmek ilmek çalıştığı bu romanı, genel anlamda beni tatmin eden bir romandı. Korku düzeyi bir-iki tık daha yüksek olsa, tadından yenmeyebilirdi. Ama bir orijin öyküsünü konu alan bir roman için gayet başarılı. Kitap sizi beyninizden vurulmuşa çevirmiyor, aylarca etkisinde bırakmıyor belki ama karakterlere ve kitabın geçtiği evrene sizi daha da yakınlaştırıyor. Kitabın asıl özelliği biraz da bu. Alışılmadık vampir öykülerini seviyorsanız, kitap tam size göre. 

Bir de güzel not: Mehmet Berk Yaltırık'ın yeni romanı da galiba yolda. Sanırım bu sefer, İstanbul'un korkutucu gecelerine gideceğiz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme