1 Aralık 2017 Cuma

Anadolu Korku Öyküleri 2 - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

İlk kitabın detaylı yorumunu son postta yazmıştım ve bu akşam da kitabın ikinci cildini uzunca yorumlayacağım. Evet.

Dediğim gibi ilk kitabı erbaş koğuşunda okuyup, tuvaletimi içeri doğru yaptığım zamanlar tekrar gözümün önüne geldi. Yüz tane kalıp gibi herifle paylaştığım ortak yaşam alanına rağmen, gözüm hep kapının açık kalmış aralığındaydı, hiç unutmam. Nihayetinde Kurban Bayramı gelip çatmış, yine çift çarşı izninde soluğu yine Dost Kitabevi'nde almıştım. İkinci cilt de elimdeydi. Yine Bourbon Cafe'de söylediğim acı Americano (alışkanlıklarımı sahiplenirim) eşliğinde kitaba başladım. Kavurucu Ankara yazında yine uyku tutmayacaktı. Sorun yoktu; çünkü tezkere almama oldukça az bir zamanım kalmıştı. Üstelik kitaba başladığımda, artık kendi öykülerimi de yazmaya başlamıştım. Evet, başlıyorum...


DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Zifir Karanın Mavisi (Işın Beril Tetik)

Gelin Otu gibi çok iyi bir öykünün ardından, Beril Tetik bizi bu güzel öyküsüyle karşılıyor. Öyküde eski Türklerin "Kara Neme" adı verdiği kötü bir ruhun, geçmişte yapılmış bir anlaşma için geri gelmesini anlatıyor. Ana karakter Ekin, kardeşleri gibi gördüğü Azra ve Adem ile birlikte bazı cevapları bulmak üzere köyüne geliyor. Bir anda evin bahçesindeki köpeklerin tuhaf şekilde havlamaları, bizi gelen gerilime hazırlıyor. Dikkatimi çeken ve başarılı bulduğum sekanslar, yaratığın yerde yatan Azra'ya uzuvlarını batırıp, tüm vücudunu emerek çekmesi, yaratığın çıkardığı oldukça ürkütücü sesler ve bilinmeyen kara lisanda nefretle bağırdığı kısımlardı. Eski anlatılarda da sıkça bahsedilen "su saftır, su temizdir" vurgusu da bu öyküde var. Flashback kısımları, verilen adak, gelinin kaderini isteksiz kabullenişi ama aynı zamanda kararlı ve nefret dolu dileğinin anlatıldığı kısımlar da gayet başarılı. Sevgili Beril Tetik, öykülerinde sıkça "survival run" temasını işliyor, iyi de ediyor. Gelin Otu'nda genç bir kadın ve bebeğini okumuştuk. Burada da beraber büyümüş üç gencin yalnızlığı, çaresizliği ve bilinmeyene duydukları korku var. Suyu geçtiklerinde yaratığın arkalarından bilinmeyen bir lisanda bağırıp çağırması da ayrıca korkutucu. Öykünün finali ise, yine iyi sonla bitmiyor. İyi ki de bitmiyor.

Sevgili Tetik, yine gizem ve korkunun dozunu oldukça iyi ayarlamış; açılış öyküsü olarak da gayet iyi. Ama atmosfer olarak Gelin Otu'nun biraz gerisinde kalıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

2- Konuşmayanlar (Umut Dülger)

Konuşmayanlar, arkadaşının kaybındaki esrar perdesini aralamaya çalışan bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor bizlere. Ali Faik, töre cinayetleri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak için bir köye gider. Ama kendisinden günlerce haber alınamaz. Sonraları bulunduğunda aklını yitirmiştir. Bir akıl hastanesine kapatılır. Bir yıl sonra da yattığı yatakta uyanamaz. Arkadaşı Yusuf ise, Ali Faik'in yattığı hastaneye gider, ufak bir "bağış" karşılığında Ali Faik'in ses kayıtlarına ulaşır. Kayıtlarda Ali Faik'in sürekli bahsettiği bir "O" vardır. Yusuf, gazetenin patronu ile konuşur ve Ali Faik'in gittiği köye yol alır. 

Anadolu mitinde çokça işlenen "köye musallat olan yaratığa adak verme" konusu işlenmiş. Gülcan'ın kendi öz babası-amcası ve kuzenleri tarafından hunharca dövülüp, tecavüze uğraması, ardından da yaratığa teslim edildiği ritüel bölümleri gerçekten çok etkileyici. Ali Faik'e insan suretinde bakan Yelbegen'in o ürkütücü görüntü tasviri de gayet iyi. Zaman kurgusu da okuyucunun aklını bulandırmıyor. Tüm bu artı puanların karşılığı olarak, finali çok daha etkili ve vurucu olabilirdi diye düşünüyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim.

3- Şer Karışan Vakit (Ayşegül Nergis)

Ayşegül Nergis'in ikinci kitaptaki öyküsü, bir düğünle başlıyor. Ana karakter, arkadaşı Zeynep'in Trakya'daki evinde tatilini geçirmektedir. Düğündeki Gelin, oldukça esrarengiz bir kızdır ve köyde bolca üç harfli hikayeleri anlatılmaktadır. 

Açıkçası bu öykü de günce tarzında yazılmış gibi duruyor. İlerleyen günlerde köyde yaşanan "açıklanamayan" olaylar, aslında çok da "açıklanamayan" olamıyor. Ya da o etkiyi bırakamıyor diyeyim. Daha çok, iki genç kadının sıkıcı kırsal deneyimlerini anlatmasına benziyor aslında. Finale doğru ortaya çıkan köyün yaşlı nenesi ve korkutucu Gelin karakterinin "fairy" formunda ana karaktere "bööö:)" yapması dışında herhangi bir kopma noktası da yok. Finalde Gelin karakterinin yine ateşböcekleri şeklinde istilaya gelmesi ama yaşlı ecinni kadınla "versus" modunda karşılaşıp sonra da yaşlı kadın tarafından yutulması gibi kısımlar, öyküyü ciddiye almamı zorlaştırdı, hem de çok. Öykünün yakın bir arkadaş ile deneyimlenmiş bir olaydan öteye gitmemesi, (ağır alkollü bir gecede yakın arkadaşınızla meteor yağmuruna tanık olmak gibi) korkutucu öğelerin ciddi anlamdaki azlığı öyküyü biraz aşağıya çekiyor. Gelin karakterinin Istranca Dağları tarafından olması biraz ilgimi çekti. Gelin'in geçmişine daha fazla inilebilirdi. Ben bu öyküye 10 üzerinden 4 verdim. 

Burada genel olarak bir yorumda bulunacağım: Burada yaptığım puanlama, tamamen öznel bir puanlama. Öyküyü okursunuz, etkilenir veya etkilenmezsiniz. Okuyucunun ne talep ettiğine göre değişir. Ben şahsen, okuduğum öykülerde, küçükken köylerde dinlediğim öykülerdeki tadı almak istiyorum mesela. Bir diğer okuyucu da içine romantizm katılmış öyküleri sevebilir, bir diğeri de gerilim ağırlıklı sevebilir. Tekrar söylüyorum, okuyucuya kalmış bişey bu. 

4- Gece Işığı (Demokan Atasoy)

Gece Işığı, okuyanda farklı bir tat bırakan bir öykü olarak dikkati çekiyor. 70'lerin kırsalında geçen bu öyküde, Azil, anasıyla yaşayan ve çobanlık yapan bir gençtir. Bir gün Oğul Derviş adındaki gizemli bir adam, üzerindeki kadim hırkasıyla çıkagelir. Gizemli adam, otuzlarında (ya da kırklarında) görünmesine rağmen, Azil'in dedesinin arkadaşı olduğunu söyler. Azil'in sürüsünü otlattığı çayırda ise, kadim bir orman ruhu, binlerce yıllık uykusundan sonra bir bedene kavuşup, yeryüzünde yürümek ister. Bunun için de kızı olan bir orman perisine, Aykız'a, Azil'i baştan çıkarıp kendisine getirmesini söyler. Aykız, başta buna uysa da, Azil'i görür görmez ona aşık olur ve onu orman ruhuna kurban vermek istemez. O gün otlağa Azil ile birlikte giden Oğul Derviş, bazı gariplikler sezer ve eve dönüş yolunda Aykız karşılarına çıkar. Korkan Azil kaçarken orman ruhu onu bacağından yakalar. Oğul Derviş de buna engel olmaya çalışır. Aykız da Azil'i kendisine istemektedir. Oğul Derviş, kendisini orman ruhuna teslim ederek, Azil'i kurtarır ve asıl görevinin bu olduğunu anlar. Azil, uyandığında Oğul Derviş'in hırkasını üzerinde görür. Anası ve bütün köy ahalisi ona bakmaktadır. Azil, annesiyle beraber köye doğru yol alır; köy ahalisi de onu takip eder.

Açıkçası kitaptaki genel klasik korku anatemasında olmayan bir öykü olduğu için, ilk okuyuşta biraz farklı bir his verebilir bu öykü size. Bununla birlikte öykü, altyapısını 13.yy'daki derviş edebiyatından alıyor. Gizemli ve kadim bir kişi olan Oğul Derviş, karakter özellikleri ve çizilen profil açısından, eski kayıtlarda ve deyişlerde sıkça bahsedilen Sarı Saltuk karakteriyle oldukça örtüşüyor. Sarı Saltuk kişiliğinin, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde Muhammed Buhari ismiyle sıkça bahsedildiğini de ekleyeyim. Sevgili Demokan Atasoy, korkuda farklı bir türü denemiş ve gerek karakter derinlikleri, gerekse kurgudaki başarısıyla oldukça güzel bir iş kotarmış. Öykünün baş kadın karakterinin adının Reyhan olması ise, kişisel olarak böğrüme koca bir hançer saplamıştır:( Evet, konuyu dağıtmayalım. Ben bu öyküye (korkunun bu türüne henüz alışamasam da) 10 üzerinden 8 verdim. 

5- Fırtınalar Takvimi (Koray Günyaşar)

Fırtınalar Takvimi'nde, azılı bir ifritin, birkaç nesilde bir, tüm ordusuyla gelip, köyleri yakıp yıkması ve köylülerin korku içindeki bekleyişi anlatılıyor. Öyküde, böyle bir "istilayı" genç kızlığında görmüş, şimdiyse ihtiyarlamış olan Hafıza adlı kadının ağzından da dinliyoruz. Hafıza Kadın, anlattığı dehşetin içinde bir de Muahhir, İlhan, Çolpan gibi isimlerle anılan, yarı insan, yarı peri olan zamanında "karışmış" kadim bir savaşçının varlığından bahsediyor. Çolpan isimli bu savaşçı, insanoğlunu korumak ve insanoğlunun neslinin devam edebilmesi için yemin etmiş bir varlıktır. Bir yıldırımla başlayan "istila" gitgide daha da korkunçlaşır ve Çolpan, elindeki palasıyla, ecinni ordularının karşısına köy ahalisi ile birlikte dikilecektir.

Öykü, yarattığı atmosfer ile gayet güzel bir giriş yapıyor. Çolpan'ın "kurtarıcı" rolüne bürünmesi, sonradan Hafıza Kadın'ın ve diğer köylülerin "ele geçirilmesi", Hafıza Kadın'ın bu savaşın neden başladığı ile ilgili konuştuğu kısımlar güzel işlenmiş. Yine de gelişme kısmındaki diyalogların fazlalığı, okuyucuyu biraz öyküden koparabiliyor. Genel olarak, alıştığımız yerel "anadolu korku öyküsünün" biraz daha epikleştirilmiş hali de denebilir. Yine de dediğim gibi, gelişme kısmında biraz öyküden kopabiliyorsunuz. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim. 

6- Oba (Galip Dursun)

Galip Dursun'un kendine özel tarzıyla yazdığı Oba, tuhaf şekiller ve Arapça yazıların olduğu bir mağarada başlıyor. Ana karakter Celil, ailesiyle köyüne gelir. Zamanla canı sıkılmaya başlayan Celil'e arkadaşlık etmesi için, köyden Halim isimli bir çocuk getirilir. Halim, köyün dışında oturmaktadır. Halim, Celil'e "akla hayale sığmayacak hikayeler" anlatmaktadır. (Çocukken sitenin bahçesinde diğer çocuklarla bu tür öyküler anlatıp, konuştuğumuzu hatırladım) Sonraki yaz tatilinde de Halim, Celil'e aynı hikayelerden anlatmaya devam eder. Dönüşte, "nereden geldiği belli olmayan bir araba" yüzünden kaza olur ve Celil, ailesini kaybeder. Sonra gittiği köye karşı bir nefret besleyen Celil, kötü işlere bulaşır; en sonunda hapse girip, çıkar. Sonraları basit bir anlaşmazlık yüzünden kariyerini mahveder ve köye gitme kararı alır. Köye geldiğinde bir dizi tuhaf olay yaşar ve mağarada uyanır. Halim, kendisine yeni bir öykü anlatmaya başlar.


Özellikle Halim'de bir "sorun" olduğunun ciddi şekilde anlaşılması ve Celil'in mağarada uyandıktan sonra ateşin ışığında gördüğü kara silüetler, gerilimi gitgide arttırıyor. Halim'in Celil'i bir gölgenin elinden kurtarıp, diğer gölgelere gayet doğal bir şekilde "Hop, geri basın bakalım." demesi, bir anda tansiyonunuzu çıkarabilir. Hem de gencecik yaşınızda. Halim'in suretinin de bir gölgeye dönüşmesi ve ayaklarının ters olmasını söylemiyorum bile. Ayrıca Halim'in hikayesiyle ilgili spoiler vermek istemiyorum, zira gerçekten çok ama çok güzel. Celil'in ise grup terapisi gibi yanındaki "gölgelerle" bu öyküleri dinlemesi ise daha korkunç. Son iki sayfayı ise söylemek dahi istemiyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 9 verdim. 


7- Mezardan Gelen (Mehmet Berk Yaltırık)

Sevgili Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık, kitabın son öyküsünde bizi 1900'lü yılların başındaki Konya vilayetine götürüyor. Kapalı ve fırtınalı bir akşamda hızlıca ilerleyen bir fayton ile öyküye başlıyoruz. Ratıp Bey, Konya Defterdarlığı'na yeni atanmış bir katiptir. O devrin Konya'sı ise, geceleri düzenlenen alemlerle meşhur olmuş bir şehirdir. Hovardalar, rakkaseler, meyler, sazlar ve sözlerin olduğu son dönem Osmanlı şehir tasvirini, Yaltırık'ın kurgudaki başarısıyla adeta yaşamış gibi hissediyorsunuz. Ratıp Bey, devlet dairesine yanında Gavur Efe isimli bir külhanbeyi ile gelen bir rakkaseden etkilenir ve dönemin zenginlerinden birisinin davetine katılır. O sıralarda da şehirde bulunan bazı çocuk cesetleri yüzünden, akşamcıların önemli kısmı, eğlencelerine bir süre ara vermiştir. Ratıp Bey'in gittiği oturak aleminde içki ikram edip, dans eden rakkase, devlet dairesinde gördüğü rakkasedir. Alkolün tesiri ve dansözün aşırı kışkırtıcı raksıyla kendinden geçen Ratıp Bey, kadını elde etmenin yollarını aramaya başlar. Kadının odasına bir cesaret giren Ratıp Bey, rakkaseden Gavur Efe'nin zamanında bir faytoncuyla ilişki yaşayıp hamile kalan Gülsüm adındaki bir kızı, halka linç ettirip öldürttüğünü dehşet içinde öğrenir. Eve giden Ratıp Bey, çarpık ve korkunç bir yaratığın karısını ve oğlunu katledip, kanlarını içtiğini görür. Hortlak, Gülsüm'dür ve asıl istediği Gavur Efe'dir. Gavur Efe'den intikam almak için yola koyulan Ratıp Bey, Gavur Efe tarafından vurulur. 

Sevgili Yaltırık, aslen tarihçi olup, kabadayılara yönelik karşı konulamaz bir zaafı olduğu için klasik olarak yine 1900'ler Osmanlı'sını konu almış. Özellikle dönemi tam olarak okuyucuya hissettirmesi, Yaltırık'ın en büyük artısı. Tasvirdeki başarısına zaten değinmiştim. Rakkasenin dansının olduğu kısımda ise adeta oturak alemindeymiş gibi hissedip, siz de Ratıp Bey gibi bir nara atmak istiyorsunuz. Hortlağın Ratıp Bey'in karısını ve oğlunu katlettiği kısımdaki gerilim çok başarılı. Final bölümü ise, bolca aksiyonlu geçiyor ve gerçekten öykünün sonunu bir an önce görmek istiyorsunuz. Final sekansı ise, vuruculuğu ile dehşeti tavan yapıyor ve o tedirginlik hissi ile kışın ayazında ortada kalmış gibi hissediyorsunuz. Finalin, Chucky's Bride filminin son sahnesiyle ciddi anlamda benzerliği de gözümden kaçmadı. Yaltırık, kültürümüzde halihazırda bulunan ama biraz daha geride kalmış olan "hortlak" yaratığını kullanmış, çok da iyi etmiş.Tarihi bir kişilik olan Fehim Paşa'nın adının öyküde geçmesi ise benim için kişisel olarak hoş bir ayrıntı. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

Sonuç olarak, ilk kitapla "bizden olan" yerel tatlarla da gerçekten çok kaliteli işler çıkabileceğini okuyucuya ispatlamış olan bu yazarlar, ikinci kitapta biraz daha "oturaklı ve olmuş" bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. İlk kitaba göre korku öğeleri biraz daha az olsa da, kurgu ve işleniş açısından en az ilki kadar iyi bir düzeyde. Eğer birinci kitabı okuduysanız, bunu da kesinlikle okumak isteyeceksiniz. Üçüncü kitabın detaylı yorumunda nasipse görüşmek üzere. 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme