4 Aralık 2016 Pazar

İncir Dibi

                  -İNCİR DİBİ-

“Aşk, görülemez, ancak hissedilebilir. Tutkusu kadar, derdi de pek lezzetlidir. Ama sevgili de görünmüyorsa, ziyadesiyle endişelenme vaktidir.”
Halen daha aklım almıyor. Bunları deli saçması sanabilirsiniz, ya da boş konuştuğumu düşünebilirsiniz. Diğer herkes gibi. İşin kötüsü, bu olayı yaşadıktan sonra, doğru bildiğim ve gördüğüm ne varsa, hepsi gözüme daha farklı görünmeye başladı. O gün, sırf eğlenmek için yaptıklarımız, aklımızın yitmesine, normal, sakin hayatlarımıza mal olacaktı. Ama en kötüsünü, (ya da en hazinini) Ercan yaşayacaktı…
Ercan’la dostluğumuz lisenin son sınıfında başlamıştı. Ercan, esmer, beyaz tenli, renkli gözlü ve oldukça şişman bir çocuktu. Teknolojiye çok ilgili biriydi; iyi derecede bilgisayar kullanmayı biliyordu. Sadece bununla da kalmıyor, teknolojik olan her türlü cihazı (canı sıkıldığında bazı cihazları en küçük parçalarına kadar ayırıp, sonra tekrar toplardı.) şaşırtıcı şekilde iyi kullanabilen bir çocuktu. 4 yaşındayken bütün bilgisayar komutlarını bildiğini bizlere kasılarak anlatırdı. Çok cana yakın, iyi niyetli biriydi. İçinden kötülük geçmeyen o “iyi” insanlardandı Ercan; tanışmamız da yine benzer bir konuyla ilgiliydi: Ercan, bilgisayar korsanlığına merak saldığı günlerde, bilmeden, mahalledeki kabadayılardan birinin Facebook adresini ele geçirmişti. Buna istinaden, mahalle kabadayıları tarafından kötü şekilde dövüldükten sonra, bizim sürekli gittiğimiz cafeye gelmeye başladı. Buraya gelmesinin sebebi, yandaki kıraathanenin sahibinin aile dostları olmasıydı. Kapıdan içeri girdiğinde, kendini güvende hissediyordu, tüm bedenine rahatlama geliyordu, bunu anlayabiliyorduk. Yalnız olmayı çok severdi, hatta onu da zorla götürdüğümüz kır pikniklerinde yanımızdan ayrılır, uzun bir süre gelmezdi. Suskun biri değildi, ama bizim konuşmalarımız, gündelik sıkıntılarımız, okul, üniversite ve dersler, gelecek planları ya da dedikodular, onu ilgilendirmezdi, bunları konuşmayı çok yavan bulurdu. Ona sorulsa, tüm gününü odasında bilgisayarıyla geçirebilirdi. Biz ise, onun içindeki saf iyi niyeti görebildiğimiz
için, onu da arkadaş grubumuza dahil etmiş, onu da bizden biri olarak saymıştık. Bir akşam, bulunduğumuz ilçenin dışında kalan bir balık lokantasındayken, Ercan’ın gözü, uzun saçlı birine takılmıştı; ilgisini gizlemek için her şeyi yapıyordu, ama hareketleri, onu ele veriyordu: Ercan, Ferhan’ın sevgilisi Merve’nin kuzeni Gözde’yi kaçamak bakışlarla kesiyordu. Gecenin sonunda Gözde’yi sigara içerken yalnız yakalayan Ercan’ın, Gözde’yle konuşması ve akabinde Gözde’nin Ercan’ın yanaklarını sıkarak gülmesi, ardından konuyu tüm gruba anlatması ve Ercan’ın ne kadar “sevimli” olduğu konusunda mutabık kalmamızla, Ercan’ın morali oldukça bozulmuştu. Ercan, içine kapanık erkeklerin kronik sıkıntısını yaşamaktaydı. Ercan’ın kızlarla iletişimi neredeyse yoktu. Hem aşırı kilosu, (kilosunu korkunç şekilde saplantı yapmıştı) hem de sosyal tecrübesizliğinden bir yerlerde bir şeyler mutlaka ters gidiyordu. Ercan, zamanla bu durumu da kabullendi. Kendi kurduğu dünyasında mutlu olmaya çalışıyordu. Aslında çirkin bir çocuk değildi, birazcık kilosuna dikkat etmesini, spor salonuna yazılmasını söylediysek de, dinlemedi. İnsanların onu olduğu gibi kabul etmesini istiyordu ısrarla. Sosyal ilişkilerinde şansı hiç yaver gitmiyordu. Bununla birlikte şahsına münhasır ve yerine göre kibirli sayılabilecek kadar mağrurdu. Gözde ile yaşadığı kötü tecrübeden dolayı, başta ben olmak üzere, Ercan’ı yalnız bırakmamaya çalışıyorduk. Klişe teselli cümleleri ve biraz da alkol terapisi ile Ercan, Gözde’yi yavaş yavaş unutuyor gibiydi, hatta ileri günlerde neşelenmeye bile başlamıştı. Toplanırken, aramıza kızları almamaya çalışıyorduk. Ercan, kız arkadaşım Özge’nin ona “kız ayarlama” tekliflerini nazik ve vakur bir biçimde “reddediyordu”. Sonraki haftasonu, her zamanki gibi toplanıp içmek ve kıyak kafayla hayata dair bilgece çıkarımlar yapmak için bir araya gelmiştik. Tabii ki Ercan da gelecekti. Gözde’yi unutmuştu artık (ya da onunla ilgili şeyleri uykuya yatırmıştı). Gideceğimiz gün, sözleştiğimiz mekanda toplandık ve ilçenin çıkışında kalan köye doğru sürdük arabamızı. Burası, mahallenin aksi istikametinde kalan bir köydü. İlçeden çıkıp, ormanlık alanın içindeki yoldan kah hızlı, kah yavaş seyirde gidiyorduk. Moralimiz yerindeydi. Kerem’in bitmek tükenmek bilmeyen ısrarları sonucu (sigarası bitmişti) köyün girişindeki kahvede durmuştuk. Hem yiyecek bir şeyler de almamız gerekiyordu. (Süleyman, halihazırda oldukça içmiş olduğu için arabayı az kalsın öndeki
çeşmeye vuracaktı.) Arabadan inmemizle, oturan ihtiyarlar, bizi alaycı gözlerle süzmeye başladılar. (Onlara göre şehirde yetişmiş zibidilerdik) Alkol alacağımızı anlamışlardı ve bu, köy gibi ufak yerleşim yerlerinde katiyen tasvip edilen bir şey değildir. Kapı önünde oturan adamlardan birisi sordu:
-“Nereye gidiyonuz böyle gençler?”
Süleyman cevap verdi: “Merhaba dayı. Birkaç arkadaş toplandık öyle, yukarıdaki tepeye gidiyoruz.”
-“Hangi tepe bu?”
-“Şu köyün yukarısındaki. Güzdil Tepesi miydi, öyle bişeydi galiba.”
Tepeden bahsedince, bize soran adam dahil, tüm kahvedeki ahalide gizli bir sessizlik hasıl oldu. Konuşmalar devam etse de, ortamın havası değişmişti. Adam, dönerek,
“Kemal ağabey, bak bu gençler Güzdil Tepesi’ne gidiyormuş, nereydi yolu? Sen eyi bilirsin burları. Gençler kaybolmasın.” dedi gevrek gevrek gülerek.
Şişman, saçları beyazlamış, ve pala bıyıklı bir adam, kahvenin en uç kısmında oturuyordu. Tespihini kavrayarak;
-“İlla gideceniz mi tepeye? Yapcak başka şey bulamadınız mı la? Akranlarınızın elinden telefon düşmüyor, hepsi köyden gaçıyor, siz köye geliyonuz. Valla devir değişmiş Hasan.” dedi yanındaki diğer adama. Adam da onaylar şekilde başını salladı.
-“Hele bi oturun bakim, bir tanıyalım sizi, kimlerdensiniz? Receeep, beş çay, bu gençlere herif çayı içirelim!”
-“Hemen geliyor Muhtar Emmi!”
Çaylar geldi. Muhtar, bizlere kimlerden olduğumuzu, ne okuduğumuzu sordu. Güzel bir sohbetti, aramızdaki buzlar erimiş gibiydi. Hatta köyde Furkan’ın uzaktan akrabalarını bile bulmuştuk. Çaylarımızı içtik, daha sonra Muhtar, alakasız bir anda buradaki tepede eskiden Bizanslıların yaşadığını, eskiden “açıklanamayan” olayların yaşandığını anlattı. Hatta, komşu köyün içinden geçen derenin uğursuz olduğunu, Kurtuluş Savaşı zamanlarında o derenin yolundan geçenlerin çarpıldığını anlattı bizlere. Belli etmek istemesek de,
adamın anlatışından ve konunun buraya bir anda gelmesinden ürpermiştik. Muhtar, sözünü bitirdi, ailemize bol bol selam iletti ve geç vakte kalmamamızı tembihledi. Furkan’a da buraya daha sık gelmesini özellikle söyledi. Arabayı çıkarırken, Muhtar, tuhaf bir sırıtışla bize bakmaktaydı. Muhtarı gören Süleyman, arabayı patinaj çektirerek kaldırdı ve hızla ilerlemeye başladık. Bir kez daha arkama baktığımda, muhtarın, kahvenin önünde dikilerek, gözlerindeki garip parıltıyla arkamızdan sırıtırarak bakışını gördüm. Tüylerim diken diken olmuştu.
Tepenin yanındaki köy yoluna arabayı park ederken, güneş, yavaş yavaş tüm kızıllığıyla kaybolmaktaydı. Tepe başındaki ağaç, çok büyük bir zeytin ağacıydı. Belki de çevre köylerdeki en büyük ağaç olabilirdi. Diğer komşu köylerin hepsini, bu tepeden görebilmek mümkündü. Kasa ile aldığımız biraları yüklenerek, ağacın olduğu tepeye doğru ağır aksak çıkmaya başladık. Ağacın dibinde büyükçe bir ateş yaktık, ve yanımızda getirdiğimiz katlanır sandalyeleri ateşin etrafına yerleştirip, koyu bir muhabbete giriştik. Kerem, ciddi ilişkisinin rutine bağladığını söylüyordu. Furkan, gittiği mekanda tanıştığı hafifmeşrep kızla çekilmiş resimlerini gösteriyor, Süleyman ise, arabasının balatalarından gelen sese anlam veremiyordu. Bense yazdığım kısa metrajlı film senaryolarından bahsediyordum. Ercan, arasıra lafa katılsa da, söylediği şeyler, grubun kalanının pek de ilgilendirmiyordu. Her nasılsa, Furkan’ın aklına, köy muhtarının anlattıkları geldi:
“-Köy periliymiş, duydunuz di mi lan!?”. Kerem cevap verdi:
“-Ben daha periliyim oğlum ehehe.”
Süleyman, tedirgin olmuştu. Çevre köy ve kasabalardan tanıdıkları çok olduğu için, bu köy ile ilgili bazı hikayeleri duymuştu. Dışarıdan hiç de öyle görünmese de, böyle şeylere inanırdı. Ercan’sa, inanmak şöyle dursun, Yörük kökenli babannesi ve dedesinden dinlediği öykülerden dolayı, bu tip şeylere ilgi bile duyuyordu. Kerem, dedesinin anlattığına göre, buradaki köyde yaşanan yasak bir aşk sonucu işlenen cinayette parmağı bulunan yaşlı bir adamın, köy halkı tarafından büyücü ilan edildiğini söylemişti. Daha sonra adamın evine yürüyen köy halkı, adama türlü işkenceler yapıp, evini de ateşe vermiş. Adam, esir
tutulduğu ahırın zemini eşeleyip, bilinmeyen bir dilde bir şeyler mırıldanarak, eşelediği çukura bir zeytin çekirdeği atmış. Ve sabah vakti, köylüler gözlerine inanamışlar. Çünkü devasa bir zeytin ağacının ahırı paramparça ederek, yükseldiğini görmüşler. Ağacın dibinde de adamın cesedini bulmuşlar. Sonraki zamanlarda bu ağacı her kim kesip, yakmak istediyse, başına akla gelmeyecek felaketler gelmiş. Ve köy halkı, geceleri “rahatsız” edilmeye başlanmış. Köylüler, köyün imamını da alarak, ağacın yanına gittiklerinde, henüz birkaç saniye içinde imamın kafasının üç kere sırtına kadar döndüğünü, tuhaf bir dilden kıkırdayarak bir şeyler söylediğini ve ağzından siyah bir sıvı boşaldığını görünce, koşarak orayı terk etmişler. En sonunda bunun büyü işi olduğunu, adamın intikam için bu ağacı buraya diktiğini ve ağacın kalkmayacağını anlamışlar ve köyü şimdi olduğu yere taşımaya karar vermişler. Kalanlar da korkarak şehirlere göç etmiş.
Bu hikaye, ortamı gerdiği kadar, gizemli hale getirmişti. Herkes, hikayeye inanmıyormuş gibi yapmaya çalıştıysa da, içten içe hepimiz tedirgin olmuştuk. Çünkü tam da bahsedilen ağacın dibinde oturmuş, içki içmekteydik. Furkan, ayağa kalkarak;
“-Hurafe lan bunlar hurafe,” dedi ve silah patlaması gibi geğirerek, işemeye gitti. Kerem ve Ercan da onu takip etti. Üçü de, ağacın biraz yamacındaki fındıklığın içinde kayboluyorlardı. Belli belirsiz şırıltılar duyuldu tarladan. Süleyman ve ben de, etrafı toplamaya başlamıştık. Furkan ve Kerem, işlerini bitirmişti. Furkan, sırıtarak, bir sigara yaktı. O anda Ercan’ın bağırışını duyduk. Ve sesin tonu, katiyen şaka içermiyordu. Koşarak yanına gittiğimizde, Ercan’ı bir incir ağacının altında, acı içinde bacağını tutarken gördük. Küfürler savuruyordu:
“-Ananı avradını s….im ananı avradını!!”
“-Oğlum, n’ooldu lan?”
“-Ebenin .mı oldu, kör müsün a….na koyayım?! Bacağım döndü işte! Off bacını s….yim ya!!”
“-Nası oldu oğlum?
“Ya kardeş! İşerken rüzgar esti, ben de soğuktan hafif büzüldüm. Önüme gelmesin diye eğileyim dedim, ayağımın altındaki toprak kaydı, a….nı astarını s….yim!”
Bacağın durumu kötüydü. Hemen Ercan’ı kaldırıp, çabucak hastaneye götürdük. Doktor, bir müddet basamayacağını, ama düzeleceğini söyleyerek, bizi rahatlattı. Ama Ercan’ın bağırmaları, onu eve bırakırken de devam etmekteydi. Mahallede Ercan’ın sinirle savuşturduğu küfürlerine ve bağırışlarına dayanamayan karşı komşu Fatma Nine, camı açıp, bizi bir güzel azarlamıştı:
“-Bu ne ses be?! Ulan kazık kadar herif, utanmıyor musun gecenin köründe kabadayı gibi bağırmaya?!” Fatma Nine, mahalledeki kıraathanenin sahibi Sait Abi’nin annesiydi. Balkanlardan buraya göçmüş, bilge ve vakur duruşlu bir kadındı. Onu gören herkes, delici bakışlarından kurtulamazdı. Kerem, “Moruk psikopat galiba” demişti ilk kez Fatma Nine’yi gördüğünde. Şimdi de “Oğlum bu karı uyumuyo mu lan hala?” deyivermişti Fatma Nine’ye. Bağırışları ve küfürleri eksilmeyen Ercan’ın bu “ufak” kazası, kendi salaklığı da olsa, Kerem’in anlattığı öykünün tesiriyle bizi oldukça korkutmuştu.
İlerleyen haftalarda, yazın da gelmesiyle birazcık birbirimizden uzaklaşır gibi olmuştuk. Ama canımız çok sıkıldığında telefonda konuşup, tekrar bir araya geliyorduk. Ama Ercan, çoğunlukla gelmemeye başlamıştı. Artık iyileşmişti. Gelse bile, fazla kalmıyor, hemen gerisin geri evine gidiyordu. Artık eskisi gibi de konuşmuyordu; sürekli heyecanlı, ama mutlu bir hali vardı. Tavırlarını tuhaf bulsak da, yüzü gülüyordu; bu da bir şeydi.
Yaklaşık bir hafta sonra, Kerem ve Süleyman ile kafede otururken Ercan’ların kapı komşusu olan Haluk geldi. Bize selam verip,
“-Duymadınız mı beyler?” diye şaşkınlıkla sordu. Ciddi bir şey olduğunu sanarak telaşlanmıştık. Ne olduğunu sorduğumuzda,
“-Tevfik Amca felç geçirdi. Şimdi hastanedeler. Nasıl duymadınız?” dedi.
Tevfik Amca, Ercan’ın babasıydı. Bunu duyar duymaz, üçümüz de ayağa fırlayarak hastanenin yolunu tuttuk. Ercan’ın annesi Melahat Teyze’yi koridorda akrabalarıyla birlikte otururken bulduk. Ercan ise ortalarda yoktu. Melahat Teyze’nin yanına gidip, geçmiş olsun diyerek, olanları sorduğumuzda, bize, Tevfik Amca’nın abdest almak için tuvalete girdiğini, girdikten birkaç dakika sonra acıyla bağırarak düştüğünü, yardım istediğini söyledi. Ercan’ ı sorduğumuzdaysa,
“-Gitti evladım. Tevfik amcanın bağırmasıyla, o da bağırarak bir şeyler söyleyip, gitti ama anlamadım. Allah bilir nereye gitti.” dedi yorgun yüzüyle. Tam o anda doktor, kapıya çıktı. Tüm kalabalık, heyecanla doktorun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Doktor,
“-Tevfik Bey, iyi merak etmeyin. Ama geçirdiği felç, vücudunun sol tarafını ve çenesini vurmuş. Maalesef, sol kolunu oynatamayacak. Bacağı hala tepki veriyor. Bir de konuşması bozulabilir. Geçmiş olsun.” dedi.
Kalabalıktan “oh” sesleri yükseliyordu. Tevfik Amca iyiydi. Biz ise, Ercan’ı arıyorduk, ama telefonu cevap vermiyordu. Gidebileceği yerlere de bakmış, ama bulamamıştık. Melahat Teyze, şimdi Ercan için endişelenmeye başlamıştı. Polise haber verildi. Ben ve Kerem ise, belki gelebilir umuduyla geç saate kadar buluştuğumuz kafede oturmuştuk. En sonunda, biz de umudumuzu kesip, evlerimize dağılmıştık. Babam ve annem de, Melahat Teyze’yi arayıp, geçmiş olsun demişlerdi. Ercan’la ilgili kötü bir şey duymamak umuduyla uykuya zar zor dalmıştım. Sabah ezanı okunurken gelen telefon, beni yatağımdan sıçrattı. Ercan’dı arayan. Tüm geceyi, ilçenin dışındaki köye yakın bir yerde bulunan barakada geçirdiğini söyledi bana. Bu baraka, Furkan’ın ağına düşürdüğü kızlarla “daha rahat” olabilmek için gittiği, ahırdan bile daha kötü durumda
olan bir kulübeydi. Yerde serili eski ve pis bir yatak, kül tablaları ve bizden kalan içki şişeleri bulunmaktaydı. Arabayla barakanın olduğu yere gittiğimde, Ercan, ortada yoktu. Etrafa bakınırken, birinin şiddetle cama vurmasıyla yüreğim ağzıma geldi. Ercan’dı. Üstü başı kir içindeydi, ama tuhaf şekilde sırıtmaktaydı. Onu evine götürdüm. Zavallı Melahat Teyze, Ercan’ı gördüğünde koşarak ona sarıldı. Ağlamaya başladı. Ercan’ın yüzü kızarmıştı. Yaptığından utanmış gibi bir hali vardı. Onları bırakıp, eve geri döndüm.
İki hafta kadar yattıktan sonra, Tevfik Amca, taburcu olmuştu. Melahat Teyze, Tevfik Amca’ya iyi geleceğini düşünerek, Ereğli’deki akrabalarıyla konuşmuştu ve bir müddet orada kalacaklardı. O gün, il merkezine sinemaya gidecektik. Arabayla Ercan’ların evinin önünden geçerken kapının önünde gördüğümüz valizler ve evin içinden gelen bağırışlar dikkatimizi çekmişti. Arabayı durdurdum. Bağıranlar, Melahat Teyze ve Ercan’dı. Ercan, rica eder bir ses tonuyla;
“-Anne, neden anlamıyosun? Bişey olmaz, koskoca adam oldum, ben kendi başımın çaresine bakarım. Hem bişey olursa Filiz teyzelere giderim, Ali de orda?”
“-Allah’ın cezası, bütün huzurumuz gitti, sen kalkmış bana ne diyorsun?! Melek teyzenle konuştum bile, bu evden gidiyoruz, bize uygun ev bakacaklar Erdek’ten. Burada daha bir dakika durmam, sen de bizimle geliyorsun.”
“-Anne, bu ev bizim. Erdek’te bizim ne işimiz olur? O zaman siz her şeyi ayarlayın, beni ararsınız, ben arkanızdan gelirim.”
“-Saçma saçma konuşup, beni zıvanadan çıkarma Ercan! Ailen başka yerdeyken senin tek başına serseri gibi ne işin var buralarda?! Zaten kafayı sıyırmana az kaldı evladım, bi de bu evde kal, yarım aklın da gitsin he mi çocum?!”
“-Bana sürekli böyle deyip durma! Siz istediğiniz kadar konuşun, ben gelmiyorum Erdek’e falan. İstediğiniz yere de gidebilirsiniz, beni sürüklemeyin.”
Tevfik Amca, yamulmuş ağzıyla, “Bırakh bu ejjeoğlu ejjeği Melahat, zaten olanların bu itle bi ilgisi var. Kimbilir bilmediği ne boklar karıştırdı. Ne hali varsa görsün!” dedi.
Melahat Teyze, Ercan’ın bu sözüne kızmıştı. Kaşlarını çatarak,
“-Ne bok yiyosan ye!” diye bağırarak telefonu açtı ve taksi çağırdı. Tüm bu olanları arabanın içinden izlemekte-dinlemekteydik. Melahat Teyze, Tevfik Amca’yı da taksiye bindirmeye çalışıyordu. Bir anda Fatma Nine, odasının camından başını uzatarak “Senin oğlan gitti Melahaat!” diye bağırınca, Melahat Teyze’nin kanı çekilir gibi oldu. Hızla arabaya binerek kapıyı sertçe kapattı. Fatma Nine, delici bakışlarını Ercan’a doğrultmuştu. Ercan, yaptığı ortaya çıkmış bir suçlu gibi utanarak, hemen içeriye girdi ve kapıyı kapattı.
Taksinin hızla ayrılmasının üzerinden bir hafta geçmişti. Ve bu bir hafta boyunca Ercan, ne aradı, ne de sordu. Sokakta da görememiştik. Babam dahi, kahveden gelirken evlerinin kapısını çalıp, seslenmiş, lakin Ercan’ın “neşeli” bağırmaları haricinde bir şey duyamamış, eve gelmişti. Dördüncü günün sonunda, geceyarısına doğru, Süleyman, beni arıyordu:
“-Şu salaktan hala haber yok Ali. Gidip şuna bakalım, ne yiyor, ne içiyor?”
Yarım saat sonra Ercan’ların evinin kapısında buluştuk. Ev, dünyanın sonu gibi görünüyordu; öylesine sessizdi. Pencereleri, esen rüzgarda acı acı gıcırdıyor, adeta konuşuyor gibiydi: Ev, sanki vakur bir ifadeyle tepeden ikimize bakıyordu. Kapıyı çaldık. İçeride en ufak bir ışık dahi yoktu. Sokak lambalarının sürekli gidip gelen cılız ışığı olmasa, birbirimizi dahi göremeyecektik. Kapıyı
ikinci çalışımızda, Ercan, kapıyı oldukça yavaş bir şekilde açtı. Uykudan kalkmış gibi bir hali vardı, büyüğünden tokat yemiş çocuk gibiydi.
“-Hayırdır beyler bu saatte?” dedi.
“-Hayrı mı var lan s…ik, günlerdir nerdesin sen? Ne yiyip, ne içiyosun? İnsan bi arar, sorar. Ölüp, gebersen anlayan olmayacak a…na koyayım!” diye çıkıştı Süleyman.
“-Tamam beyler, ben iyiyim, bişeyim yok.” deyip, kapıyı kapatacakken, kapıyı açması için zorladım.
“-Ya tamam kardeşim, teşekkür ederiz, eksik olmayın, eviniz yok mu sizin, s…tirin gidin a…..na koyayım” diyerek, bizi savsaklamaya çalışınca, kızıp, kapıya yüklendim ve içeri girdik.
Ercan, ısrarla bizi dışarı çıkarmaya çalışıyordu:
“-Ya defolun gidin arkadaş, zorla giremezsiniz buraya, yeminle polis çağırıcam şimdi bak!” deyince, Süleyman,
“-Has….tir lan y…..am! diye bağırıp, ışıkları açtı. Evin halini görünce şaşırmıştık. Çünkü ev, ahır gibiydi, hatta Ercan’ın gecelediği o yıkık barakadan bile daha kötü durumdaydı. Her yer pislik içindeydi ve dayanılmaz derecede kötü bir koku, tüm evi kaplamıştı. Evin koridorunda çöpler, bez parçaları vardı. Yerlerdeyse bulgur, şehriye, (muhtemelen pişirmeye çalışıp yapamamıştı) cips ve ekmek kırıntıları vardı.
Süleyman, “-N’olmuş lan buraya?!” demeye kalmadan üst katta, boğuk ve tiz bir çığlığa benzer bir ses ve kapıyı yumruklayan bir şeyin sesini duymamızla olduğumuz yere çivilenmiştik. Ercan’ın olduğu yere dönüp baktığımızda, Ercan orada yoktu. Yukarıdan gelen kapı sesleri artmaya başlamıştı. Ben, bu sesin bir hırsızdan gelmeyeceğine emin olmuştum, ama Ercan’ı burada bırakamazdım.
Süleyman’la ellerimize birer sopa alarak, korka korka yukarı çıkmaya başladık. Sesler, Ercan’ın odasından geliyordu, ama Ercan ortada yoktu. Yavaş yavaş merdivenleri çıkarken, bağırtıların içinde değişik ve tuhaf bir dilde bir şeyler haykırıldığını duyduk. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, gördüğümüz manzara, aklımızı yerinden edecekti: Ercan, koridorun tavanına yapışmış haldeydi. Eklemleri ters dönmüştü, karanlığın içinden bize sırıtıyordu. Geriye doğru seğirtmemizle, Ercan, ortadan kayboldu. Odadaki çığlıklar ve kapı sesleri de kesilmişti. Kapının önünde, ellerimizle sopalarla bekliyorduk, ama içeri girmeye cesaretimiz yoktu. İçerde görmek istemeyeceğimiz herhangi bir “şey”in varlığının ihtimali, kanımızı donduruyordu. Tam bu anda, koridorun diğer tarafında yanan ışıkla aniden irkildik. Daha sonra, Ercan’ın yalpalayarak yürüyen silüetini görünce, kalp atışlarımız daha da arttı. Ercan’ın yüzü görünmüyordu; sadece gözlerindeki korkutucu parıltıyı görüyorduk. Delice bir kahkaha attı ve, “Sizi görüyor beyler” dedi.
“-Bizi kim görüyor?” diye bağırarak sordum. Sesimin titrememesine kendim bile şaşırmıştım. Süleyman, kaçmak için merdivene doğru yönelmişti bile. İkinci kez koridorda dikilen tekinsiz silüete bağırarak sordum:
“-Bizi kim görüyor?”
Ercan, arkamızdaki karanlıktan bir anda fırlayarak;
“-O sizi görüyor! ahhahahaha!” diyerek, çılgın kahkahasını atarken, evin içinde buz gibi bir rüzgar esmeye başladı, tüm eşyalar havalanmış, sanki bir şeyin etkisiyle tutulup kaldırılıyormuş gibi bir o tarafa, bir bu tarafa uçuşmaya başlamışlardı. Süleyman, “Allah!” diye bağırarak aşağıya doğru koşmaya başladı. Ben de onunla beraber evden çıkarken, Ercan’ın odasının kapısının yine yumruklandığını duyuyordum. Aşağı indiğimizde, Ercan’ın karanlık odasında kırılıp, parçalanan eşya sesleri ve Ercan’ın belli belirsiz seslerini duyuyorduk. Sokak köpekleri bile huzursuzlanmış, deli gibi havlamaya başlamıştı. Bize alışık olan ve normalde çok sakin bir hayvan olan mahallenin köpeği Arap bile, kudurmuş gibi havlıyordu. Siyah köpek bir anda gözlerini karşı evin camına dikti. Ve uzun bir müddet kıpırdamadan, evin odasını izledi. Köpeğin baktığı oda, Fatma Nine’nin odasıydı. Fatma Nine, camın dışına kadar sarkmış, yine o “ses”ten gelen tuhaf lisana benzer bir dilde lanet okur gibi bir
şeyleri bağırarak söylüyordu. Sesler kesilmişti. Kısa bir sessizlik anından sonra, bir anda yaşlı kadının nefesi, gırtlağına takıldı ve gözleri çay tabağı kadar açıldı. Evin içindeki fırtına, eskisinden daha şiddetli esmeye başlamıştı ve binanın her yerinden boğuk tıkırtılar geliyordu. Belli belirsiz ışıklar Ercan’ın odasında parlayıp sönüyordu. Fatma Nine, o korkunç yüz ifadesiyle çığlık atınca, ilk önce oğlu Sait Abi, yatağından fırlayıp, ışığı yaktı. Işığın yanması ve diğer komşuların uyanmasıyla evdeki ses de kesilmişti, Fatma Nine’nin bağırışları da. Nasıl bir olayın içinde olduğumuzu kestirememiştik, dizlerimiz titriyordu; olanlara anlam veremiyorduk.
Eve gittiğimde, babam ve annem, yüzümün bembeyaz halini görmüş ve neler olduğunu sormuşlardı. O gece ikisi de uyuyana kadar başımda beklediler. Süleyman da gece uyuyamamıştı.
Ertesi sabah uyandığımda, aşağıdan konuşma seslerinin geldiğini duydum. Yüzümü bile yıkamadan aşağı indiğimde, misafir odasında oturan Tevfik Amca ve Melahat Teyze’yi gördüm. Beni görünce konuşmayı bıraktılar ve halimi hatırımı sordular. Ercan’dan haberleri vardı. Endişeli görünüyorlardı. Aradan oldukça zaman geçmesine rağmen (ve Ercan’ın da açıklanamaz bir durumda olmasına rağmen) evlerine gitmemişlerdi. Babam, Tevfik Amca’ya “merak etmeyin” der gibi başını sallıyor, annemse Melahat Teyze’yle çok gizli bir şeyler konuşuyordu.
Kapı çalındı. Herkes, ayağa kalkarken, annem kapıyı açtı. Gelen, Sait Abi’ydi. Yanında Fatma Nine’yi de getirmişti. Fatma Nine, açıklanamaz şekilde tüm gece Ercan’la ilgili şeyler sayıklamış, ama Sait Abi, bunlara bir anlam verememişti. Fatma Nine’nin bilinçsiz halde Ercan’ın büyük bir tehlikede olduğunu söylemesi ve uyanır uyanmaz Ercan’ı görmek istemesi sonucu, Sait Abi, Melahat Teyze’yi aramıştı. Oysa buna gerek yoktu. Melahat Teyze, Ercan’a olan sinirini unutmuş, Tevfik Amca’yı da alıp eve geri dönmüştü. Ve bu insanlar, şu anda bizim evimizdeydiler.
Oturma odasında bir anda müthiş bir sessizlik hasıl olmuştu. Herkes, Fatma Nine’nin yorgun dudaklarından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Babam,
“-Sen odana çık Ali. Biraz ciddi bişey konuşacağız, hadi oğlum.” deyince odama çıkmak zorunda kaldım. Kulağıma kulaklığımı takmış, yatağımda müzik dinliyorken, derin bir inleme sesi duymamla, kalkmam bir oldu. Melahat Teyze’nin ağlayışı, evin içini dolduruyordu. Aşağı indiğimde, babam ve annem, Tevfik Amca ve Melahat Teyze’yi sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Fatma Nine’nin yüzü çok ciddiydi. Gözlerini tek bir noktaya dikmişti. Neler olduğunu sorunca babam,
“- Ercan’da bazı tuhaflıklar olmuş oğlum. Fatma Nine de iyi değil, sonra konuşuruz. Akşam Tevfik Amcanlara gideceğiz, sen de geleceksin.” dedi. Sait Abi, Fatma Nine’yi götürürken, Melahat Teyze kendini paralıyordu. Ercan’da bir tuhaflık olduğunu zaten anlamıştım, hele de o geceden sonra! Ama bu tuhaflığın boyutu neydi? Ercan’daki asıl tuhaflığın sebebi neydi? Ve o gece kapıyı yumruklayıp, çığlık atan şey. Aklıma gelen “bazı” düşünceler tüylerimi diken diken etmişti.
Tüm bu belirsizlik ve soru işaretleri, beni heyecanlandırmıştı. O gün, akşamı zor ettim. Eve giderken, babam, Kerem’i de yanıma almamı söylemişti. Eve vardığımızda, babam, Sait Abi ve Fatma Nine, bizdelerdi. Melahat Teyze ve Tevfik Amca da, komşularında kalıyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Yine o tuhaf sessizliğin eşliğinde, hazırlanıp, Ercan’ların evinin yolunu tuttuk. Sait Abi’nin elinde büyükçe bir poşet vardı. İçinde ne olduğunu merak ederek Kerem’le birbirimize baktık. Babam, kapıyı anahtarla açtığında, kapı, büyük bir gürültüyle gıcırdayarak açıldı. Bu seferki koku, öncekinden daha kötüydü. Artık, insan pisliğine benzer kesif bir koku vardı evin içinde. Babam,
“-Ercan? Nerdesin oğl..” demesine kalmadan Fatma Nine, eliyle babamın ağzını tutarak,
“-Sus!” dedi. Babam, şaşkınlıkla Fatma Nine’ye bakıp,
“-Fatma Teyze, istersen Gökyalı’daki Sadullah Hoca’yı çağıralım. Neyse veririz parasını, o ilgilenir bu işle, ne dersin?”
“-Sadullah Hoca’ymış!” diye tısladı Fatma Nine. “Para için kendini şekilden şekle sokar o şarlatan! Şeytan görsün yüzünü inşallah! Onu getirseydiniz, şimdiye çoktan ölmüştünüz!” deyip, Arapça bazı sözler okumaya başladı. Ve bu kelimeler, Kuran’daki ayetlere pek benzemiyordu. Sadece arada Nas suresini okuduğunu çözebiliyordum. O anda, Fatma Nine’nin Balkanlardan ailesiyle buralara göç ettiği aklıma geldi. Fatma Nine, “bu işleri” gayet iyi bilen bir kadındı. Ercan’daki tuhaflığı ve o kapıdaki “şey”in ne olduğunu Fatma Nine ortaya çıkarabilirdi.
Fatma Nine’nin yüzü bir anda değişti. Yüzü, çok sakin bir ifade almıştı. Sessizce evin salonuna doğru ağır ağır yürümeye başladı. Babam ve Sait Abi de şaşkın gözlerle onu takip ediyorlardı. Bizim ise tümden kafamız karışmıştı. Bir filmin içindeymiş gibi hissediyorduk.
Fatma Nine, evin büyük salonuna ilerledi ve ortadaki büyük misafir masasının baş köşesine narin bir genç kız edasıyla oturdu. Yüzünü bize dönmeden; “-Sait!” diye boğuk şekilde seslenince, Sait Abi, poşetteki şeyleri masanın üzerine yerleştirmeye başladı: Masanın etrafına ve evin çeşitli yerlerine mumlar koyup, yakmamızı tembihleyerek minik bir başka poşeti elimize tutuşturdu. Babam da bize yardımcı oluyordu. Mumları yaktıktan sonra Fatma Nine, poşetten büyük bir bakır kabı çıkararak, tam önüne koydu. Yanımızda getirdiğimiz kağıt ve kalemi isteyerek, kağıda ufak ufak Arapça yazılar yazmaya başladı. Hafızasını zorlayarak, unuttuğu yerleri de hatırladı ve kalemi bakır kabın yanına yavaşça bıraktı. Sonra bir muska daha hazırlayarak, sağ avucunun içinde sıkı sıkı kavradı ve bize dönerek;
“-Oğlana ait bişey lazım! Tez bulun getirin! Hemen!” dedi. Kerem ile artık harabeyi andıran evin içinde Ercan’a ait bir şeyler bulmaya çalışıyorduk. Mum ışığını bırakın, normal ışıkta dahi bir şeyler bulabilmek çok zordu. Biz herhangi bir eşya ararken, Sait Abi, bakır kabın içini suyla doldurmuştu. En sonunda misafir koltuklarının arkasında Ercan’ın küçüklük resmini bulan Kerem seslendi: “Buldum!” Fatma Nine, “Getirin!” dedi ve resmi alır almaz bakır kabın içine
attı. Yazdığı ilk Arapça yazılı kağıdı da muska şeklinde katlayıp, kaptaki suya bıraktı ve Arapça bazı sözler mırıldanmaya başladı. Babam ve Sait Abi, içlerinden bildikleri tüm duaları okuyorlardı. Artık gizlemeye çalıştıkları korkuları galip gelmiş gibiydi. Ercan ise, hala ortalarda görünmüyordu. Fatma Nine, sözleri okurken hızlanmaya başladı, sonra sesini yükselterek bazı şeyler söyledi ve sözünü bitirir bitirmez, odada yaktığımız tüm mumlar aynı anda söndü. Babam ve Sait Abi, yanımızda getirdiğimiz fenerleri yakmaya çalıştılarsa da fenerler yanmadı. Korkumuz, paniğe dönüşmek üzereydi. Korkan Kerem, telefonunun flaş ışığını yakmak için telefonunu cebinden çıkardığında, telefonun sinyal almadığını fark etti. Saat, üçü dört geçiyordu. On saniye kadar sonra, Fatma Nine’nin tam önündeki mum, tekrar alev aldı. Işığı görmemizle, rahatlar gibi olmuştuk, ama gördüğümüz manzara daha da korkunçtu: Fatma Nine’nin gözlerinin karası gitmiş, bembeyaz iki boş yuvarlak haline gelmişti. Titremekteydi. Donuk gözleri, tek bir noktaya bakmaktaydı: Masanın karşı ucunda bir bayan silüeti dikilmekteydi. Arkasındaki pencereden seçildiği kadarıyla, saçları dağınıktı; elleri pençeye benziyordu. Hatları tam belli olmamakla birlikte, sürekli değişiyor, sanki dünyada var olan her insanın şekline giriyordu. O an yaşadığımız korkuyu tarif edecek kelimeleri bulamıyorum. Yüzü, loş ışıkta net görünmüyordu; durduğu yerden bizi izlemekteydi. Bir an kafasını yavaşça yana eğip, kaşlarını çattı. Yine o bilinmez, delirtici lisanda, boğuk bir sesle avaz avaz haykırmaya başladı. Hareketleri, birine, ya da birilerine küfür eder gibiydi. Bilinnmeyen bu “silüet”, tüyler ürperten sesiyle bir şeyler daha söyledikten sonra çığlık atarak Fatma Nine’ye hamle edip, gözden kayboldu. Fatma Nine, hemen ayağa kalktı. Normale dönmüştü, bağırarak Nas-Felak surelerini okudu ve sağ elinde tuttuğu muskayı, kaybolan silüete doğru savurduğu anda, ömrüm boyunca unutamayacağım korkunç bir çığlık koptu ve masanın tam ortasında aniden harlı bir ateş yanmaya başladı. Bir müddet yanan ateşin sönmesiyle, korkunç çığlık sustu ve odadaki tüm mumlar tekrar alevlendi. Fatma Nine, gözlerini açtığında yorgun düşmüştü; olduğu yere yığılacakken, babam ve Sait Abi son anda onu yakaladılar ve salondaki büyük bir koltuğa oturttular.
Fatma Nine, soluk soluğa kalmıştı. Ağzından dökülen cümleler, psikolojimizi yıllarca darmadağın edecek korkunç cümlelerdi: “-Oğlan ecinni kıza kapılmış
Mahir! Ecinni de oğlanı sahiplenmiş. Rayha’dır adı. Oğlan cahillik edip, Güzdil yamacında geceyarısı incir dibine abdestini etmiş Mahir! Diğerleri aklını esir edip çarpacakken yetip, sakınmış oğlanı kendi kabilesinden!” Babamın yakasına yapışmıştı, babam da dehşete düşmüştü, ama korkusunu bastırıyor, Fatma Nine’yi sakinleştirmeye çalışıyordu. Fatma Nine devam etti: “Paylaşmaz oğlanı kimselerle! Anası dahil, çocuğun ailesindeki, yamacındaki avradın vay haline!” deyip, babamı yakasından kendine çekti. Babamın kulağına, “Az kaldıydı Mahir! Ecinniyi yakıp, kül edemedim! Canı yandı, korktu, yel olup gitti uğursuz! Bizim için de gelecek! Hepimiz için gelecek!” dedi ve fenalaştı. Babam, “-Hadi gidiyoruz, gidiyoruz! Çıkın buradan!” dedi ve hepimiz koşarak evden dışarı çıktık. Sait Abi, arabasını evin önüne park etmişti. Fatma Nine’yi arka koltukta bize emanet ederek kontağı çalıştırdı ve uzaklaştık. Tepeye çıktığımız akşam, Ercan’ın dizinin ters dönmesinin ufak bir “sakarlık” olmadığını, evde sürekli Kuran-ı Kerim okuyan Tevfik Amca’nın neden “anlaşılamaz bir şekilde felç geçirdiğini” anlamıştık.
Ertesi sabah, telefonun sesiyle uyandım. Arayan Ferhan’dı. Sesi endişeliydi: “-Abi, Aslanlar Mahallesi’ndeyim, bi gelsene, Merve kötü durumda, çok yalnız kaldım, nolur yanımda ol.” dedi. Neler olduğunu sormak, aklıma bile gelmemişti. Ferhan’ların evinin önünde büyük bir kalabalık vardı. İçeriden ağlama sesleri geliyordu. Koşarak Ferhan’ı bulduğumda bana, Gözde’nin öldüğünü söyledi. “Nasıl olur?” diye sorunca, anlatmaya başladı. Akşam eve geldiğinde Gözde’nin huzursuz bir hali varmış, evde babannesinin okuduğu Kuran-ı Kerim’den rahatsız olup odasına çıkmış. Sonra, geceleyin, yine babannesi tuvalete kalktığında Gözde’yi evin koridorunda ayakta dikilirken görmüş. Gözleri açıkmış ve duvarı izliyormuş. Babannesi uykusunda gezdiğini sanarak, yatağına geri dönmüş. Öyleymiş de. Gözde, bir saat sonra koridorda “birileriyle” konuşarak, evin bahçesine inmiş. Elinde de Ferhan’ın okulda kullandığı maket bıçağı varmış. Ve bahçedeki çeşmenin başında önce iki gözünü oymuş, sonra da gırtlağını boydan boya keserek, kendini öldürmüş. Bunları Ferhan’a anlatan babannesi de ruh gibi olmuş, evin verandasında oturmaktaydı. Merve’nin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, bayılmak üzereydi. Kimseyle konuşmuyor, cevap vermiyordu. Şok olmuştum. Daha sonra bu olayın, önceki tuhaflıklarla ilgisi olduğunu düşündüm ve
parçalar yerine oturdu: Gözde, Ercan’ın hoşlandığı kızdı. Gözde, Ercan ile ilgilenmese de, Ercan’ın Gözde’ye olan ilgisi azalmamıştı. Gözde’yi korkunç şekilde öldüren, geçen gece Fatma Nine’nin yakmaya çalıştığı ecinniydi. Ercan’ı Gözde’den delicesine kıskanmıştı.
O günü beraber geçirmemize rağmen, ne ben, ne Kerem, ne Süleyman, ne de Furkan, bu konuları konuşmak istemiyorduk. Büyülü bir tepede, lanetli ve tüm cinleri etrafına toplayan bir ağacın dibinde biraz “fazla” vakit geçirmiştik. Bunun gerçekliği hepimizi dehşete düşürüyor, ağzımızı açmak istesek de bir şey diyemeden ağzımızı kapatıyorduk. Belki de Gözde suçluydu? Ne olurdu ki Ercan’a karşılık verseydi? Ya da ailesindeydi suç belki de? Melahat Teyze, sürekli “yarım akıllı” deyip, belli etmese de, hor gördüğü oğluyla biraz daha ilgilenip, sorunlarına kulak kabartsaydı, belki de bunlar hiç olmayacaktı? Ve artık biz de tehlikedeydik. O şey, uykumuzda, lavaboda, tuvalette, odada, her yerde gelip, bizi bulabilirdi. Artık ölmekten değil, aklımızı kaçırmaktan, deliliğin sınırlarını zorlayıp, benliğimizi kaybetmekten korkuyorduk. Gözlerimizin perdesi kalkmıştı, artık o “şey”i asıl suretiyle görebilmiştik çünkü. O günün nasıl geçtiğini hiçbirimiz anlamadık. O gece gördüklerim, bir an bile aklımdan çıkmıyordu. Babam ve annem de bendeki dehşeti sezmişlerdi, ben yokken aralarında fısıltıyla bir şeyler konuştuklarını duyuyordum. Eve dönerken, o geceki görüntüler geliyordu gözümün önüne; o ecinninin masanın ucunda duruşu, korkunç sesi, Fatma Nine’nin okuduğu o Arapça sözler… Tüm bu düşüncelerimi, Sait Abi’lerin evinin önündeki bağırışmalar dağıttı ve nasıl oldu bilmiyorum, oraya koşmaya başladım. Gittiğimde, babam ve Sait Abi, bir evsizi kollarından tutmuş, sakinleştirmeye çalışıyordu. Yaklaştıkça, o evsizi tanıdığımı fark ettim: O evsiz, Ercan’dı. Ağza alınmayacak küfürler savuruyor, bağırıyordu:”- Sizin sülalenizi s….rim ulan, beni ondan ayıramazsınız!”. Babam, Ercan’a iki tokat patlattı.
“-Ne diyorsun ulan sen?! Aklın gitmiş artık senin! Bi sakinleş, kendinde değilsin, yeter artık!” diyordu. Ercan’ın elinde büyük bir ekmek bıçağı vardı ve üstü başı kan içindeydi! Ercan, Fatma Nine’yi öldürmek için eve gelmişti! Fatma Nine, o akşam ecinniyi yakarak yaralayınca, Ercan da intikam almak için eve kadar gelmeyi göze almış, ama başaramamıştı. Fatma Nine’nin gelini Hatice Abla, onu engellemeye çalışmış, Ercan da elindeki ekmek bıçağını ona savurmuş,
ama sadece kolunu yaralamıştı. Sonrasında Hatice Abla’nın çığlıklarına yetişen Sait Abi’nin çırağı Volkan, eve girip, Ercan’ı bayağı bir hırpalayarak dışarı çıkarmıştı. Olduğum yere kalakaldım. Ercan ağlamaya başlamıştı: “Nasıl kıydınız ulan ona!” Ercan’ın ağzından çıkan son cümle, “Beni ondan ayıramayacaksınız!” olmuştu. Ercan’ı, gelen polis arabasına bindirirlerken, o, hala küfür etmeye devam ediyordu. Babam hemen hazırlanmamı, bir müddet Urla’daki Veysel amcamların yanında kalacağımı söylemişti. Yüzündeki ifade çok tedirgindi, Ercan’a olabilecek şeylerin aynısının bana da olacağını biliyordu. Ayrıca benim bilmediğim, ama onun iyi bildiği bazı şeyler olduğu kesindi. Eşyalarımı hazırladım, istemesem de otogarın yolunu tuttum. Arkadaşlarımla bile vedalaşamamıştım, ne zaman döneceğim belli bile değildi. Telefondan gittiğimi söyleyince hepsi doğal olarak çok şaşırdılar. Urla’daki Veysel amcamın işlettiği mütevazı butik otelde işe başlamıştım artık. Babamı, annemi her gün arıyor, iyi durumda olup, olmadıklarını soruyordum. Arkadaşlarımı da mutlaka arıyor, Ercan’ı da soruyordum tabii.
Yaklaşık 4 ay sonra, Ercan’ın akli dengesi yerinde olmadığı için gözetim altında tutulmak kaydıyla serbest kaldığını öğrendim. Ve Fatma Nine’nin yine bazı hocalardan yardım alarak, dişi ecinniyi dualarla eve kıstırıp, keserek öldürdüğünü de. Ercan’ı sahiplenen Rayha’nın sonu, Ercan’ı daha da delirtmiş. Ercan’ın salınmasından bir hafta sonra, Fatma Nine’nin gece vakti evin arkasındaki büyük çınar ağacına kendini astığını da öğrendim daha sonra. İntikam isteyen Ercan, Gökyalı’daki meşhur paragöz Sadullah Hoca’nın emrindeki tüm ifritleri, Fatma Nine’nin üzerine salmıştı. Bununla da bitmemişti. Başka eve yerleşen Melahat Teyze ve Tevfik Amca da maalesef bu şeytana uymuş canavarın kötülüğünden nasibini almıştı. Fatma Nine’nin kendini asmasının üzerinden daha bir ay geçmemişken, komşuları, Melahat Teyze’yi gecenin üçünde çırılçıplak vaziyette evin arkasındaki fındıklığa doğru kahkahalarla koşarken görmüşler, peşinden gidenler de Melahat Teyze’yi elleri ve ayakları ters dönmüş şekilde bir incir ağacının dibinde kaskatı halde bulmuşlar. Bir hafta sonra da Tevfik Amca, yatsı namazını kılarken evin içinde “birilerinin” koşturduğunu duymuş, ama namazda olduğu için oralı olmamış. Secdeye kapandığı anda üzerine “bir şeylerin” çöktüğünü hissetmiş, kafasını
dahi kaldıramamış secdeden. Olabildiğince namazına odaklanmaya çalışmış, ama korkusu galip gelmiş. Gözlerinden süzülen yaşlara rağmen, içinden duasını okumaya devam etmiş, lakin namazı bitince evdeki “koşuşturmalar” devam etmiş. Bir de kağıt yırtılması gibi sesler duymuş ayrıca. Bu, Tevfik Amca’nın babama hastanede anlattığı son şeylermiş. Babam, Sait Abi ve birkaç kişi daha eve girdiklerinde Tevfik Amca’yı kaskatı bulmuşlar, ama bilinci yerindeymiş. Evin tuvaletine girdiklerindeyse dehşete kapılmışlar: Tuvalette yırtılmış Kuran-ı Kerim sayfaları bulunmaktaymış. Tevfik Amca, fazla dayanamadı. Ercan’sa, bu süreçte ortalıkta dahi görünmedi. Ve şu an karşımda sırıtarak bana bakıyor. Odamda sadece ikimiz varız, bağırıyorum, ama sesimi kimse duymuyor. Ben bağırdıkça Ercan, ters dönmüş ayaklarıyla bana sırıtmaya devam ediyor. Hissettiğim kadarıyla, ölümüm artık çok yakın.
.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder