4 Aralık 2016 Pazar

Gecenin Karanlığında [YENİ ÖYKÜ SERİSİ]

Kısmet oldu ve sonunda antolojik korku öykü dizime başladım, beğenip, seviceğinizi düşünüyorum sevgili okuyan, devamı da gelecek inşallah efendim, buyursunlar...

-BU YAZIDAKİ KARAKTERLERİN HEPSİ HAYAL ÜRÜNÜDÜR-

Gecenin ilerleyen saatlerinde, ormanın içinden geçen yolun sessizliği, tiz bir motor sesiyle bozuldu: Temiz ve bakımlı bir Murat 131, korkuya kapılmış sürücüsünün hızlı gitme isteğine avaz avaz bağırarak yanıt veriyordu. Şöför koltuğundaki Ersin, peşindeki sarıklı ve cübbeli adamlardan kaçmaktaydı. Lakin, sarıklı adamların kullandığı Cherokee'nin vazgeçmeye niyeti yoktu. Ersin, o an, bu işi neden kabul ettiğini hayıflanarak kendisine sordu. Doğru ya! Heyecanı ve aksiyonu boldu, hem parası da iyiydi. Ersin, Radyo-TV mezunu bir gençti. Kanallarda stajyerlik yapmıştı, yine de dikiş tutturamamıştı. Daha sonra çalıştığı yerel gazetenin sahibi olan Adnan Abi'si, onu, bölgede haber değeri taşıyabilecek olayları fotoğraflayıp, kaydetmesi için işe almıştı. Lakin, Adnan'ın asıl amacı bu değildi: Savcılar, avukatlar, komiserler ve yerel zenginler. Hepsinin kirli çamaşırları vardı; Hendek de oldukça küçük bir yerdi. Böyle önemli kişilerin afişe olması, bu kişilerin sonunun gelmesi demekti. Komiser Erdal'ın karakolda Karasu'dan getirttiği orospularla alem yaptığını halk bilse, Erdal'ın hali nice olurdu? Hendek Çarşısı'nın yarısına sahip olan Kuruyemişçi Salim'in her gece eroine takılıp, vücudunu kesmesi duyulsa, esnaf tüm dükkanlarını ateşe bile verirdi. Ama hiçbiri, Karaağaç köyünün sayılan ve sevilen imamı Ragıp Efendi'nin evine getirip, ırzına geçtiği küçücük oğlanlar kadar can yakmazdı elbet. İmam, en iğrenç ve şehvet dolu anında penceresinin kenarında beliren minik noktayı ilk önce böcek sanmıştı. Sonrasında, dikkat kesilip, baktığında, tüm iğrenç ve sapkın işlerinin kayda alındığını anlamıştı. Ersin, ağaçtan atlarken, korkusundan az kalsın boynu üstüne düşecekti. Sona anda can havliyle sıkıca tuttuğu dal sayesinde yaralanmamıştı. Arabasına atladığı gibi gaza yüklendi. Bir müddet sonra arkasından hızlıca onu takip eden cipi gördü. Cipin içinde, uzun sakallı, nursuz adamlar vardı...

                      Kovalamaca, köyün çıkışına kadar devam etti. Ersin, anayola girmek yerine, ormanlık yoldan gitmeyi sürdürdü. İki el silah sesi duydu Ersin: Biri arka camına isabet etmiş, öbürü de bagaja gelmişti. Ersin, polis çağırmayı düşündü; ama sonra polislerin de Ragıp Efendi gibi sadık müritler olduğunu hatırladı: Ragıp Efendi, ülkede "Asi Hoca" lakaplı bir başka hocanın müridiydi. Asıl adı Ekber İsyancı idi; ama soyadından ötürü, takipçileri ona "Asi Hoca" diyordu. Hükümet kanadındaki muhalif siyasetçilerle atışması ve uzun, şaşaalı sohbet meclisleriyle tanınıyordu. Kaynağı bilinmese de, çok güçlü bir durumdaydı.

                      Ersin, aniden direksiyonu sola kırdı ve yokuş yukarı giden bir yola saptı. Yokuşun sonunda, sağa döndü. Girdiği yol, ormana doğru devam ediyordu; evler seyrekleşmişti. Cip ise ısrarlıydı. Güçlü farları, Ersin'in dikiz aynasına vuruyordu. Ersin, tamamen göz yordamıyla ve az buçuk şöförlük içgüdüleriyle yolunu bulabiliyordu. Önüne bir köprü çıkmıştı Ersin'in. Yol da bayır aşağı inmekteydi. Ersin, bu bayırı hızlı inebilirse, sarıklı adamları atlatabileceğini düşündü; aracı hafifti, manevra kabiliyeti daha iyiydi. Parlayan dolunayla birlikte, cipin uzun farları, Ersin'in gözlerini iyice almıştı. Aşağı doğru inerken, gaza yüklendi. Ve görme kaybıyla beraber, yaşadığı panikle, yolun sağa doğru gittiğini göremedi. Gecenin karanlığında bir gümbürtü duyuldu...

                      Ersin, gözlerini açtığında, büyükçe bir ağaca çarptığını gördü. Ağzı, yüzü kan içindeydi. Yüzündeki ve vücudundaki sıyrıklar derindi. Arabasının ön kısmı hurdaya dönmüştü. Ersin, seğirterek, kamerasını yokladı. Kamera yoktu. Sarıklı adamlar, kamerayı almış, Ersin'i de öldü sanıp gitmişlerdi. Ersin, histerik şekilde gülmeye başladı. Hem hayatta olduğu için, hem de görüntülerin kayıtlı olduğu hafıza kartını, boş olan bir başkasıyla değiştirmeyi akıl ettiği için. Ersin, arabadan çıktı ve Adnan Abi'sini aramak için telefonunu aramaya başladı. Telefon tuzla buz olmuştu; ekranı kazanın şiddetiyle patlamıştı. Kolundaki sıyrık, çok derindi; ama geceyarısı ormanlık ve ıssız bir yerde kalakalmıştı. Karaağaç köyünün çıkışıydı burası; Ersin bu köyle ilgili pek çok tekinsiz hikaye duymuştu. Aklından geçen bu düşüncelerle, Ersin, ürpermişti. Ceketine sarılarak, yürümeye başladı. Arada bir esen rüzgarın uğultusu, Ersin'i daha da huzursuz ediyordu. Ufak bir yokuşu çıktıktan sonra, köy yolunun yanında eski bir ev olduğunu farketti. Dolunayın ışığında, ev, aynı ormanların içinden çıkıp gelen devasa, korkunç suretli heyulalara benziyordu. İrkilen Ersin, başka çaresi olmadığını düşünerek, eve doğru ilerledi...

                      Bu ev, tipik bir köy eviydi; tahtadan ufak bir merdiveni vardı ve tuvaleti de eski evler gibi dışarıdaydı. Ersin, tedirgin olmuş şekilde kapıyı çaldı, ama kapıyı açan olmamıştı. Akşam serinliği çökmüş, Ersin üşümüştü, ayrıca yaralıydı. Geceyi bu evde geçirecek, sabahına da köy arabalarıyla Hendek'e gelecekti. Evin etrafını dolaşırken gördüğü açık pencereden içeri girmek için atladı. Ersin, zorlanarak kendini yukarı çekmeye çalışırken, kendisine dikkatle bakmakta olan bir "şey"in varlığını sezdi. Karanlıktı bu "şey", boynunu eğerek Ersin'e doğru bakıyordu. Ersin, korkuyla bağırınca, büyük bir karga, hoşnutsuz bir sesle bağırarak, uçup, gitti...

                      Ersin içerdeydi. Hemen ışığı yakmak istedi, ama evin ışığının görülmesinden korkup, bundan vazgeçti. Odanın karşı penceresinin dibinde bir yatak vardı. Tozlu ve eskimişti, ama önemli değildi; Ersin çok bitkin düşmüştü. Yatağa kendini attı, tam gözleri kapanmak üzereyken, evin alt kısmından bazı sesler geldiğini farketti. Bir fare veya böcekten gelemeyecek kadar "kararlı" bir sesti bu. Tuhaf bir dilde mırıldanan birileri gibiydi bu ses. Bazen kesik kesik tiz çığlıklara da dönüşüyordu. Ersin, soğuk soğuk terlediğini hissetti. Ayağa kalkıp, çakmağını yakmaya çalıştı. ama çakmak yanmıyordu. Çakmağın yanmadığı her saniye, Ersin'in korkusunu arttırıyordu. Ersin, çakmağı yakmayı sonunda başardı. Işık, Ersin'i birazcık rahatlatmıştı. Çakmağın loş ışığında, Ersin, evin duvarlarında kırmızı renkli Arapça yazılar ve garip semboller olduğunu gördü. Ersin, biraz daha yaklaşıp, daha dikkatli baktı ve dehşete kapıldı: Çarpılmış insan suretleri ve garip, korkunç ecinni çizimleriydi bunlar. Bu resimleri ve yazıları, kimin yazıp, çizdiği de belli değildi. Ersin, kanının donduğunu hissetti adeta. Boncuk boncuk terliyordu. Sesler, duyulmaya devam ediyordu. Ersin, içini saran merakına yenik düşüp, ses gitmeye karar verdi. Odadaki sobanın uzun demirini eline aldı. Ses çıkarmamaya çalışıyordu. Girdiği pencereyi ise, gerekirse kaçmak için sonuna kadar açtı. Sese doğru yürümeye başladı Ersin. Ev ahşap olduğu için, her tahta gıcırtısı, Ersin'i korkudan zıplatıyordu. Ses, evin alt tarafındaki kilerden geliyordu. Kilerden ufak bir ışık yayılıyordu. Ersin, korkuyla ışığa doğru baktı. Gördüğü, bir sürü 80'li ve 90'lı yıllardan kalma TV ve görüntü-ses ekipmanıydı. Ersin, derin bir nefes almıştı. Sonra, sesin kaynağı olan TV'ye yaklaşıp, baktı. Konuşan, Asi Hoca'ydı. Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı'nın davetlisi olduğu gizli bir sohbet meclisinde konuşmaktaydı. Hitabeti öylesine kuvvetliydi ki, müritleri, adeta büyülenmiş gibi kendisini dinlemekteydi. Çekim teknikleri ve görüntü kalitesine göre, bu görüntülerin özel görüntüler olduğu belliydi. Ama tüm bu ekipmanı kim getirip kurmuştu buraya? Bu soruların yanıtını ararken, Ersin'in gözü, rafın üstündeki büyük bir kutuya ilişti. Kutuyu alırken, Ersin'in ayağı boşluğa denk geldi vekutu, düşerken minik asma ampulü de patlatmıştı. Ersin, "Hay sıçayım! Şaka gibi resmen ya!" diye söylendi kendi kendine. Sinirlenmişti. Artık, kileri açık vaziyette olan üç-dört tane TV ekranı aydınlatmaktaydı. Kutunun içindeyse, bir sürü video kaset vardı ve hepsi yerlere dağılmıştı. Ersin, kasetlerin üzerine baktığında, yazılı tarihler gördü. Bunlar, muhtemelen son 5 yılda çekilmiş görüntülerdi; ama kasetlerde görüntülerin ne olduğuna dair herhangi bir şey yazmıyordu. Meşhur Asi Hoca'nın kim olduğunu ortaya çıkarırsa, Adnan Abi'siyle köşeyi dönmeleri işten bile değildi. Bu fikir, Ersin'in hoşuna gitti; kafasına yatmıştı. Asi Hoca'nın görüntülerini gösteren TV'nin hemen yanındaki bir başka TV, karlıydı, hemen önünde de yine bu TV'ye bağlı bir video kaset oynatıcısı vardı. Ersin, elindeki kasetlerden rastgele birini oynatıcıya sürdü. Görüntü, yavaş yavaş berraklaşırken, Ersin, oradaki sandalyelerden birini çekip, oturdu ve izlemeye başladı...



-------------------------------------------------DEVAM EDECEK-------------------------------------------------

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme