4 Aralık 2016 Pazar

Kaset 1: Uzun Yolculuk

Sinan, kamerayı açtı. "Nasıl bişey bu ya?" diyerek kameraya daha yakından baktı. Kerem, "Ver bi bakayım, nasılmış?" deyip, gözlüğü incelemeye başladı. Giyilebilir teknolojinin yaygınlaşmaya başladığı günlerde, kameralı gözlük, oldukça sıradışı bir şeydi. "Hah, bak yanındaki minik düğmeden kaydı başlatıp, bitirebiliyosun." dedi Kerem, Sinan'a. Sinan, "Baya güzel bişeye benziyo bu ya!" deyip, gözlüğü taktı. Burası, sanayicilerin "fakirhane" diye adlandırdığı türden bir garajdı. İçerideki gözalıcı Harley'lerin mağrur duruşu, görülmeye değerdi. Normalin dışında, bu garajda arabesk müzik yerine, country rock müzik çalmaktaydı. Garajın sahibi Nusret Usta'nın olmadığı o boşluk anında, Kerem, flash diskini müzik çalara takmıştı ve tüm garaj, Stone Temple Pilots şarkısıyla yankılanıyordu. "Geçen toplantıda Asude'nin telefonundan dinlemiştim, güzel grupmuş." dedi Kerem. Sinan da "Asude'de de ne sağlam göt var ha!" diye cevaplayınca, iki genç adam, yüksek sesle gülmeye başladılar. Görüntü değişti. Nusret Usta gelmişti, Harley'ler de yola çıkmaya hazırdı. Kerem ve Sinan, Nusret Usta'yla vedalaşıp, yola koyuldular. Yanlarındaki haritadan ve konuşmalarından motor sevdalısı bu iki gencin Batı Karadeniz tarafına doğru ufak bir "kaçamak" yapmak niyetleri vardı. Gebze'de üstlerindeki tuhaf bakışları, İzmit'teki trafik kornalarını, onlara geçiş izni veren trafik polisinin güleç tavırları; hepsi Sinan'ın gözlüklü kamerasındaydı. Kerem'in aptalca hareketleri de buna dahildi. Görüntü değişmişti. Akşam çökmüştü; bişeyler yemek için Akyazı sapağı üzerindeki köhne lokantalardan birindeydiler. Televizyonda, A Milli Takım'ın, EURO 2012'deki başarısızlıkları yerden yere vurulmaktaydı. Tüm kanallarda Milli Takım konuşuluyordu. Gözlük, bu sefer Kerem'deydi. Sinan, TV'ye bakıp, "Bu ne abi yaa?" dedi ve başı kapalı genç garson kızdan, kanalı değiştirmesini rica etti. Kız, güleryüzle onaylayıp, kanalı değiştirdi. Kanalın değişmesi, lokantanın müdavimleri arasında pek hoş karşılanmamıştı. Görüntü yine değişti. Garson kız, Sinan ve Kerem'le muhabbeti ilerletmişti. Sinan'ın tuhaf dövmeleri, kızın çok ilgisini çekmişti. Kerem, kıza, otoyola çıkmak istediklerini ve nasıl gidebileceklerini sordu. Kız, "Geri dönceniz. Ama baya bi gitceniz. Hani YAMATO fabrikasını geçince bi dönemeç çıkıyo ya?". Kerem'in bu sözlere canı sıkılmıştı: "Kavşağı diyo olum bu. Gidersek kafadan yarım saatimiz gider, öff be abi!" diye hayıflandı. Kız, bu sefer de, "Bi yol daha var. Felekli'den geçer. Ama siz boşverin o yolu." dedi. Kızın yüzünde bir tedirginlik oluşmuştu. Lokanta sahibi olan yaşlı ve sakallı hacının da, kızın, gençlerle konuşmasından rahatsızlık duyduğu görülüyordu. Bakışları, Sinan ve Kerem'in üzerindeydi. Kerem, "Ya kusura bakma, çok özür dilerim, ismin neydi?" diye sorunca, kız gülerek, "Emine" dedi. Kızın yüzündeki gülümsemeden saniyeler sonra, sakallı, yaşlı adam, "Utanmıyonuz mu lan kızla fingirdeşmeye, it herifler!" diye bağırmaya başladı. Lokantadaki herkes, ayaklanmıştı. Küfürler havada uçuşurken, Sinan, "Bakın yanlış anladınız, niyetimiz kö..." diyemeden, bıyıklı gençlerden biri, yumruğu Sinan'a yapıştırmıştı. Kerem de, suratında patlayan tokatla, görüntüleri kaydettiği gözlüğünü düşürmüştü. Görüntüler yine değişti. Sinan ve Kerem, yaka paça, sille tokat dışarı atılmışlardı. İri yarı, esmer bir adam, Sinan'ı küpesinden sürüklüyordu. İkili, kalkıp kendilerine çeki düzen verirken, lokantanın arka tarafına kaçmış olan Emine, koşup, yanlarına geldi ve sadece Kerem'e doğru eğilip, "Gitmeyin o yoldan! Sadece gitmeyin. O yolda pek iyi şeyler yok!" dedi ve koşarak lokantaya geri döndü. Sersemleyen ve iyice panikleyen ikili, birbirlerine bakmaya başladılar. Görüntü tekrar değişti. Yola çıkmışlardı, akıllı gözlük de arızalanmamıştı. Artık, yedikleri lokantanın ve yolun tüm ışıkları gözden kaybolmuştu. Birbirleriyle konuşmadan gitmeye devam ettiler. Ne bir ev, ne de bir araba gördüler. En sonunda, bir yol ayrımına gelmişlerdi. Eski bir tabela vardı. Öyle eskimişti ki, yazıları çok zor okunabiliyordu. Dikkatli baktıklarında, sağ tarafa giden yol, Karapürçek'e gidiyordu. Kerem, "Burdan gidersek, gittiğimiz yolu döneriz." dedi. Sol tarafa giden yol ise, Felekli'ye gidiyordu. Bu yol, Emine'nin bahsettiği yoldu. Sinan, "Kızın dediği yol burası galiba." dedi. Kerem de "Tahminen on dakika sonra otoyola varırız herhalde." diyerek yanıtladı. Sinan, "Oğlum, kız gitmeyin falan dedi lan, emin misin?" dedi. "İnandın yani kıza. Hem neymiş o 'iyi' olmayan şey? Cin mi, peri mi, vampir mi? Böyle hurafeleri o sakallı yobazlardan duymuştur lan o kız! Senin ben delikanlılığını s....m, hahahahah." diye yanıt verdi Kerem. Sinan, huzursuzlanmıştı. Söylenerek, motoruna bindi ve tekrar yola koyuldular. Gittikleri yolda kuş sesleri bile yoktu artık. Sadece motorlarının seslerini duyuyorlardı. Bir de önlerindeki karanlığı görüyorlardı sadece. Kerem de huzursuzlanmıştı. Endişeli bir sesle, "Off" der demez, kamerası cızırdamaya başladı. Bir kaç saniye sonra, müthiş bir ışık patlaması oldu. Görüntüler, kesik kesik geliyordu. Kerem, kalktı ve gözlüğünü takıp, hemen Sinan'ın yanına koştu. Sinan, çok korkmuştu. Yaşadıkları büyük korku hariç, iyi durumdalardı. Ama motorları ciddi hasar almıştı. Çalılara fırlayan motorları çalıştırmayı denediler, ama bu bakımlı Harley'lerden ses bile gelmemişti. Sinan, küfretti. Bir çeşit sinir krizi geçiriyordu: "A....a k.....m, o kız bişeyler biliyodu Kerem! O ışık patlaması falan. Neydi lan o? Neredeyiz oğlum biz?!" diyordu. Kerem de, Sinan'ı yatıştırmaya çalışıyordu: "Bilmiyorum abicim, ben de bilmiyorum, ama tek bildiğim, buradan gitmemiz lazım, ama motorlar çalışmıyor, hay lanet!"

                            İşlerine gelmese de, motorları saklayıp, tamirci bulacaklar ve geri döneceklerdi. Kaynağı belirsiz ışık patlaması, onları çok korkutmuştu. Öyle ki, duydukları korku, fanatiklik halini almış motor tutkularına baskın gelmişti. Çaresiz, yürümeye başladılar. Kerem, kaydı durdurmuştu.

                            Kayıt, tekrar başlamıştı. Hala yürüyorlardı. Yaklaşık, bir veya bir buçuk saattir yürümekteydiler. Tedirginlerdi, korkuyorlardı ve üşümüşlerdi. Telefonları da sinyal almıyordu. Önlerindeki tepeyi geçtikten sonra, geniş bahçeli bir ev gördüler. Evi görünce, ikisinin de yüreğine su serpilmişti. Kerem, "Telefon açıp, tamirci bulduktan sonra, s...r olup gidelim şurdan!" diye bağırdı ve adımlarını sıklaştırdılar. Ev, iki katlı bir evdi. Merdivenleri içerideydi. Görece iyi bir ev bile sayılırdı. Evin ışıkları yanmıyordu. Sinan, yine de kapıyı iki kere vurdu: Tak! tak! Kerem de etrafı kolaçan ediyordu. Kapı açılmamıştı. Sinan, daha kararlı şekilde kapıyı tekrar çaldı. Kapı yine açılmamıştı. Tam umutlarını keseceklerken, evin kapısı, ince bir gıcırtıyla aralandı. Sinan, tüm beyefendiliğini takınarak, "Ee, iyi akşamlar. bu saatte sizi de rahatsız ettik, kusura bakmayın. Motorlarımız bozuldu da, acaba telefonunuzu kullanabilir miyiz?" diye sordu. Kapıdaki gözler, endişesini kaybetmeden, biraz düşündü. Sonra, ürkekçe kapıyı açtı: Kapıdaki, ay gibi beyaz tenli, gece karası saçlara sahip, basma etekli, güzeller güzeli bir kızdı. Sinan ve Kerem, kızı gördüklerinde öyle etkilenmişlerdi ki, bir kaç adım geriye sendelediler. Kız, hiç bir şey söylemeden kapı eşiğinden çekildi. Bu bir davetti. Sinan, şaşırarak, "Gece vakti rahatsızlık vermeyelim" diye ürkekçe reddetse de, kız, "buyrun" der gibi kafasını eğdi ve gençleri içeri davet etti...

                             Sinan ve Kerem, kızın güzelliğine bakmaktan, evin içine dikkat edememişlerdi bile. Ev, karanlıktı. Büyükçe bir odada yanan iki gaz lambası, evin içine loş bir ışık veriyordu. Gençler, önlerindeki kanepeye yanyana oturdular. Kız ise, ayakta mahçup şekilde dikilmiş, yere bakmaktaydı. Kerem, "Evin reisi evde değil galiba." dedi. Kız, cevap vermedi. Sinan ise, "Pardon, lavaboyu kullanabilir miyim acaba?" diye sorunca, kız, konuşmadan ilerledi. Sinan da kızı takip etti. Kerem, loş odada, duvardaki resimlere göz gezdirmeye başladı. Resimler, eskiydi. Bir resimde, toplu halde çekilmiş eski bir aile fotoğrafı vardı. Onları karşılayan kız da, muhtemelen bu resimdeki küçük bebeklerden biriydi. Yandaki büyük resim ise, daha eskiydi. Beş tane silahlı adam vardı bu resimde; azılı eşkıyalara benziyordu bu adamlar. Ortadaki vakur duruşlu olan adamın bakışlarını, Kerem, adeta yüreğinde hissetti. Resimdeki adam, çok canlı bakmaktaydı. Tam o anda esen rüzgarla gıcırdayan pencerenin sesi, Kerem'i yerinden zıplattı. Yaklaşan fırtınanın gökgürültüleri duyulmaktaydı. Yağmur da çiseliyordu. Sinan ve kız, dönmüşlerdi. Sinan, kıza, "Babanız veya abiniz burda mı? Buradalarsa, onlarla da tanışmak isteriz, malum, gece geç vakit." dedi. Kız, delikanlılara baktı ve sehpanın üzerinde duran kağıt-kalemi alıp, bişeyler yazmaya başladı. Sinan ve Kerem, şaşırmışlardı. Kız, kağıdı Kerem'e verdi. "Demek baban burda değil. Abin de yok?" dedi Kerem. Kız, başını eğerek onayladı. "Peki adın ne? Konuşamıyor musun?" diye sordu Kerem. Kız, yine kağıdı alıp, yazdı ve Kerem'e verdi. Kerem, Sinan'a dönerek, "İsmi Gülizar'mış. Dilsizmiş." dedi. Daha sonra, Gülizar, evde telefonun günlerdir çalışmadığını ve elektriklerin olmadığını söyledi. Babasının da ava gittiğini, ne zaman döneceğini bilmediğini yazmıştı. Annesinin evi terk ettiğini de eklemişti. Fırtına başlamıştı. Gençler, evden ayrılmak üzere kalktıklarında, Gülizar, önlerine geçip, onları durdurdu. Akıllı gözlük, arada bir cızırtı yapıyordu. Gülizar, koşup, yorgan getirmişti; gençlere, geceyi burada geçirebileceklerini söylüyordu. Sinan ve Kerem, kalmak istemiyorlardı; ama dışarıdaki fırtına çok kötüydü. Çaresiz, Gülizar'ın teklifini kabul etmek zorunda kaldılar.

                             Görüntü değişmişti. Gülizar, Kerem ve Sinan'a evde ayrı odalar hazırlamıştı. Kerem de kendi odasında yeniden kayda başlamıştı. Odada tek bir gaz lambası vardı. Ama odayı asıl aydınlatan, birbiri ardına çakan şimşeklerdi. Kerem, telefonuna tekrar baktığında, telefonun hala çekmediğini gördü ve küfürü bastı. Yatağının yanındaki komodinin üzerinde duran bir müzik kutusu, Kerem'in dikkatini çekmişti. Kutuda, ufak bir gelin ve damat figürü vardı. Kutuyu çalıştırmayı denedi; ama çalışmayınca, tekrar yerine geri koyup, yatağa oturdu. Yağmur, pencereye çok hızlı vuruyor, eskimiş pencereyi zorluyordu. Tam o anda, odasının kapısı yavaşça gıcırdayarak açıldı. Gelen, Gülizar'dı. Kerem'e sürahi ve bardak getirmişti. Elindekileri bırakıp, yatağa, Kerem'in tam yanına oturdu. Yüzünde tuhaf bir utangaçlık vardı. Kerem'e, saçlarının altından kaçamak gülücükler atıyordu. Fırtına, çok şiddetli hale gelmişti. Çakan şimşeklerin ardı arkası kesilmiyordu. Kerem, "Gerçekten çok tuhaf bi kızsın!" dedi gülerek. Gülizar da, Kerem'in gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Birbirlerine dikkatle bakıyorlardı. Kerem, gözlüğü çıkarıp, yatağa koydu. Karşı konulmaz bir güç, Kerem'i Gülizar'a doğru çekiyordu. Kızın kocaman masmavi gözleri, Kerem'in aklını başından alıyordu. Ok yaydan çıkmıştı artık. Bir anda öpüşmeye başlamışlardı. Kerem, o anda müzik kutusunun çalıştığını farketti. Kutudaki gelin ve damat figürü, müziğe göre dans ediyorlardı. Kerem, tüm bunlara anlam veremeden, aşağıdan duyulan korkunç bir sesle irkildi: "Nerdesin kız, küçük orospuu!"

                              Kerem, hemen gözlüğü taktı. Gülizar da çok korkmuştu. Suçluluk dolu bir bakışla, kalakalmıştı. Kerem, Gülizar'a, "Kim bu Gülizar?" diye sordu yutkunarak. Gülizar, cevap vermedi. Korkunç ses, tekrar duyuldu: "Çık ulan ortaya! Adi orospuu! Çıık!" Kerem, olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Sinan da ortalıkta yoktu. Tüm bunları nasıl duymazdı! Kerem, tekrar sordu: "Gülizar, kim bu adam? Senden ne istiyor?" Sorusunu bitirir bitirmez, evin kapısı, çok güçlü bir el tarafından vurulmaya başlandı. Gülizar, cama doğru gitti. Camın buğusuna yazdığı şey, korkunçtu: "Hayaletler." Kerem, aklını yitirmenin eşiğindeydi. Evin kapısı, hala vuruluyordu. "Aşağıdaki" ise, lanetler okumaya devam ediyordu.

                              Kerem, koşarak, Sinan'ın bulunduğu odaya gittiğinde ise, Sinan'ın çığlıkları duyuluyordu. Odanın duvarlarından uzanan kollar, Sinan'ı hareketsiz bırakmıştı. Sinan, "Yardım et Kerem!" diye bağırsa da, artık çok geçti. Sinan'ı kavrayan sayısız kol ve el, Sinan'ı bir anda parçalarına ayırmıştı. Oda, kan gölüne dönmüştü. Çığlık atan Kerem, odasına geri dönüp, kapıyı kapattı. Gülizar, hala camın kenarındaydı. Fırtına, normalden daha şiddetlenmişti. Kerem, Gülizar'ın yanına gelip, camdan aşağı baktı. Çakan şimşeğin ışığında, beş tane bembeyaz suretin, kırmızı gözlerini kendisine dikerek baktığını görünce, Kerem'in içini yılgınlık ve delilik kaplamıştı. Kafasını çevirdiğinde, güzeller güzeli Gülizar'ın, korkunç bir çığlıkla, dehşet verici, beyaz bir dumana dönüştüğünü gördü. Koşarak odadan çıktı. Merdivenleri inerken dengesini kaybedip, yere düştü. Gözlük de, gözünden çıkmıştı. Sürünerek kapıya ilerlerken, kapı açıldı. Nefes nefese kalmış Kerem'in üzerine aniden, görünmeyen bir kaç "el" in vurduğu balta darbeleri indi. Kerem'in korkunç çığlıkları sürerken, görüntüler kesik kesik gelmeye başladı ve ekran tekrar karlı haline döndü...

                              Ersin, oturduğu yerde kalakalmıştı. İzlediği görüntünün gerçek mi, montaj mı olduğunu bilebilecek kadar işine ve sanatına hakimdi. Ve gördükleri, kesinlikle montaj değildi! Bunu bilmek, Ersin'in sinirlerini daha çok geriyordu. Şaşkınlıkla "eject" düğmesine bastı, diğer bir kaseti oynatıcıya sürdü ve bir de sigara yaktı. TV'nin ekranı yine berraklaşıyordu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme